22 Kasım 2012 Perşembe

Brecht’in “Cesaret Ana ve Çocukları” Oyunundaydık



Ankara’daki İMD’liler olarak geçtiğimiz hafta  Bertolt Brecht’in Ankara Devlet Tiyatroları’nda sahnelenen Cesaret Ana ve Çocukları adlı oyununa gittik. 

Brecht’in “Bütün Oyunları”nı yayınlayan Mitosboyut Yayınları’nın bastığı kitapta da belirtildiği üzere, epik tiyatronun usta yazarlarından Brecht’in bu oyunu, 1618-1648 yılları arasındaki 30 Yıl Savaşları’nda geçer. Cesaret Ana, evlilik dışı 3 ayrı kocadan iki oğlu ve bir dilsiz kızı ile birlikte askerlere öteberi satarak hayatını kazanan gezginci bir tüccardır. Cesaret Ana, klasik bir tüccar mantığıyla, savaşın gidişatına göre malı en ucuza alıp en kârlı şekilde satmaya çalışarak bu savaştan iyi kazanç sağlayacağını düşünmektedir.
Brecht’in bu oyunu, Avrupa’da o dönem korkunç bir biçimde devam eden din savaşlarını, bu savaşların üzerinde yükselen yeni tüccar sınıfını, Cesaret Ana karakteriyle savaşın kendilerine ekonomik refah getireceğine inanan orta sınıfı ve savaşın korkunç yüzüne tanık olan ve en ağır bedeli ödeyen yoksul köylüyü tüm gerçekliğiyle ortaya koyuyor. 
 
Brecht kazanma hırsıyla yanıp tutuşan orta sınıfın (müstakbel burjuvazinin) savaşlardan medet ummaktan vazgeçmediğini eleştirel bir tarzda ortaya koyuyor. Oyunun sonunda iki oğlunu kaybetmiş olan Cesaret Ana kızı Kattrin’in ölüsü başında söyledikleri tam da bunu ifade ediyor. Bakın ne diyor Cesaret Ana:

Bahar geldi! Kalk ey Hristiyan!
Kar eridi! Öldü Ölen!
Ve hayatta kim kaldıysa
Yola koyulmalı hemen.

Geniş oyuncu kadrosu ve muhteşem orkestrasıyla bir Brecht klasiği. Ankara’daki İMD’liler olarak tiyatro etkinliklerimiz devam edecek. Ankara Devlet Tiyatroları’nda bu sene bizleri çok iyi oyunlar bekliyor. Ankara’da olan ya da yolu Ankara’ya düşen herkesi bu güzel oyunları birlikte izlemeye davet ediyoruz.

16 Kasım 2012 Cuma

Biber Gazını Sağlıklı Bulan Bir Hükümetin Sağlık Reformundan Ne Beklenir?



Sağlıkta reform sözleriyle propaganda yapan AKP hükümeti kendisiyle övünedursun, hastalar hastane kapılarında can çekişiyor. Bundan sonra sıra beklemeyeceğimizi, ücret ödemeyeceğimizi söyleyen, “benim vatandaşımın sağlığı benim için önemlidir” diyip gözyaşlarıyla gündeme gelen başbakana soruyorum: Sigortasız gelen hastalara vezne yolu gösterilmesi, randevusuz gelen hastalara bakılmaması, 182 no’lu hasta randevu merkezinden ancak bir hafta sonrasına (en erkeninden bahsediyorum) randevu alınabilmesi, her muayeneden sonra en az 10 TL ücret alınması, performansa girmemek için doktorların rekabet içine itilmesi sağlığın nasıl sağlıksız koşullarda verildiğini göstermiyor mu? Bu mu sizin reformunuz?
Burjuvazinin reform safsatasını görmek için sınıfsal gözlüğümüzü takmalıyız ve unutmamalıyız ki, uzlaşmaz iki sınıf vardır: Burjuvazi ve Proletarya. Lenin'in de dediği gibi, birinden değilsen diğerindensin.
Ben bir proleterim ve istediklerim sağlığın ücretsiz olması ve taşeronun kaldırılması, milyonlarca işsize iş imkanı verilmesi, yaşam koşullarının düzeltilmesi, çalışma saatlerinin düzeltilmesi ve anadilde bilimsel eğitim verilmesi. Siz bunların burjuva hükümetlerce çözülebileceğini düşünüyor musunuz? Ben düşünmüyorum. Ancak ve ancak dünyanın % 94’ünü oluşturan, üretim gücü elinde olan işçilerle, yani işçi devletiyle mümkündür. Buna giden tek yol örgütlenmektir! Üreten bizsek yöneten de biz olmalıyız. Yaşasın örgütlü mücadelemiz!
İMD’li bir sağlık çalışanından

15 Kasım 2012 Perşembe

Ders 1: "İleri Demokrasi" Nedir?



8 tane polisin 1 kadın öğrenciyi yumurtalı terör eylemine girişmesin diye yaka paça götürdüğü rejime ileri demokrasi denir.
 
 
 Yumurta teröristlerin en önemli silahlarından biridir. Gaz bombası, cop, tazyikli su gibi sağlığa zararlı olmayan masum terbiye etme araçlarına benzemez. Adamı sakat bırakır, hattâ öldürür. Yumurtayı asi ve tuzağa düşürülmüş, kandırılmış gençler, genellikle tek derdi “ülkemizin” büyümesi, refaha kavuşması olan devlet büyüklerimize ve sokağa yeni çıkan polislere caydırmak için atarlar. Öldüresiye yumurtalarlar, acımasızca. Yumurtanın verdiği hayati tehlike, hiç bir zaman halkın yararına, asayişi sağlamaya katkı olsun diye oraya buraya koyulan mobeselere falan takılmaz. Ne bu vahşi saldırılar, ne de ömründe karıncayı bile incitmemiş, vatandaşın cebinden çıkan tek kuruşu bile haksız yere cebine indirmemiş devlet adamlarımızın saldırılar sonrası mağduriyeti “terörist” öğrencilerden yana olan medyada yankı bulmaz! Bu kadar demokrasi işçiye-öğrenciye fazladır!

14 Kasım 2012 Çarşamba

AKP’nin “İyileştirdiği” Sağlık Sistemi



Geçen gün, anneannem vefat ettikten sonra ilk defa hastaneye gittim. Sözde “yenilendi, artık çok daha iyi” denilen hastane koşulları bana ne kadar da “yeni” olduğunu gösterdi. Numara aldıktan sonra 30-45 dakika bekliyorsunuz. Çok hastasınız, ölüyorsunuz, ama yine de kuyrukta bekliyorsunuz. Hayır, tek kötü durumda olan ben değilim, en az 50-60 hasta var, saat öğle arasına yaklaşınca doktor dışarıya çıkıp kaç hasta var, ona göre öğle arasına gireceğini hesaplıyor. Bir emekçi olarak o da haklı, dakika başına en az 5 hasta bakmakla yükümlü ve hatta ne kadar hızlı tedavi ederse o kadar puan alacağı söyleniyor.
Bu düzen içerisinde yaşamak, hasta olduğunuzda iyileşmek oldukça zor. Bir an çıkıp gitmeyi düşünüyor insan… para verip özel hastaneye gidebilir hale geliyor… ve en iyi tedavi şekli de bu! Anneannem o kadar yıl hastanelere gidip geldi ve sağlığı artık buna müsaade etmedi... Bekleyen hastaların kızgınlıkları buraya gelince daha kötü olduklarını anlatmaları vs., insan daha da doluyor.
Yaşadığımız bu düzen içerisinde insanların en temel ihtiyaçları olan eğitim ve sağlık hakkı ve anayasanın da en önemli ilkelerinden olan yaşama hakkı nerede kalıyor?

9 Kasım 2012 Cuma

ODTÜ'de Süresiz, Dönüşümlü Açlık Grevi

Cezaevinde bulunan 700’ü aşkın Kürt tutsağın 12 Eylül’den bu yana sürdürdükleri açlık grevi bugün 59. gününe girerken, 4 gün önce 10 bin tutsağın daha açlık grevine başlaması ve bunun yanı sıra dışarıda açlık grevlerine olan desteğin büyümesi, Kürt halkının bu direnişini güçlendirmiş ve devleti Kürt sorununun çözümü konusunda iyice köşeye sıkıştırmıştır.
Anadilde eğitim, anadilde savunma, Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması gibi Kürt sorununun çözümünde kilit öneme sahip olan bu taleplerin kabul edilmesi ve ölümler başlamadan bu sorunun çözülmesi için ülke genelinde ciddi bir kampanya başlatılmıştır. Bugünlerde soruna duyarlı olan herkes “Ölüm değil, çözüm istiyoruz!” diye haykırıyor. Sorunun çözümü için akademisyenler imza kampanyası düzenliyor, sanatçılar çözüm çağrısında bulunuyor, öğrenciler cezaevindeki tutsakların direnişine destek olmak için açlık grevlerine başlıyor, ülke genelinde sürekli eylemler yapılıyor. Toplumun geniş bir kesimi içerisinde bu konu konuşulmaya, tartışılmaya başlanıyor.
Gelinen nokta, sorunun çözümüne yaklaştığımızı, ancak AKP hükümetinin, itibarını sarsmadan, kitlesini kaybetmeden sorunu nasıl çözeceğini düşünmeye başladığı bir süreci işaret ediyor. 

Ancak AKP hükümeti bunları düşüne dursun, ne Kürt halkının ne de Kürt halkının haklı taleplerini savunanların kaybedecek bir dakikası bile kalmamıştır. Ölümler başlamadan çözüme gidilmesi için, demokratik sorunları çözmekten aciz olan burjuva hükümete hiç bir şekilde güvenilmemekte ve onu çözüme itmek için verilen mücadele devam etmektedir.
Daha önce Ankara Üniversitesi, Boğaziçi Üniversitesi ve Galatasaray Üniversitesi’nde öğrencilerin başlattığı açlık grevi ODTÜ’de de 1 Kasım’dan bu yana devam etmektedir. ODTÜ öğrencileri 8 gündür sürdürdükleri süresiz, dönüşümlü açlık greviyle cezaevindeki tutsakların taleplerinin kabul edilmesini ve Kürt sorununda çözüme gidilmesini talep ediyorlar ve talepler karşılanmadan, cezaevlerindeki açlık grevleri son bulmadan bu eylemlerini sonlandırmayacaklarını dile getiriyorlar. Yurtlar bölgesine kurulan direniş çadırı her geçen gün öğrencilerin, öğrenci topluluklarının ve akademisyenlerin desteğiyle büyüyor, güçleniyor. Direniş çadırından şu sloganlar yükseliyor:
Ölüm Değil, Çözüm İstiyoruz!
Yaşasın Zindan Direnişimiz!
BijÎ Berxwedane Zindana!
ODTÜ'den Bir İMD'li