7 Aralık 2012 Cuma

Redlerin Sorumlusu İşçiler Midir?


Merhaba,
Ben Gebze’de metal fabrikasında çalışan bir işçiyim. Kapitalist sistemin fabrika çalışma düzenini her işçi bilir; bazı fabrikalarda bir işçi tek tezgahta çalışır, bazı fabrikalarda ise tek tezgah yerine iki tezgahta birden çalışmaya zorlanır. İki tezgahta çalışan bir işçi patronunun akrep olan cebine daha çok para girmesini sağlar ve bu iki tezgahta çalışan işçinin çıkardığı sorunlar patronu ilgilendirmez. Bu sorunlar direkt olarak işçiyi ilgilendiriyormuş ve ben de bu olayı kendi çalıştığım yerde yaşıyorum.
Benim çalıştığım tezgahlarda parçalar red (kullanılamayan malzeme) oldu. Bu hatanın sadece benim yüzümden olduğunu söylüyorlar, ama 15 yılı aşkın bir zamandır o tezgahın başında çalışan bir işçi olarak ben böyle bir hatayı reddediyorum, çünkü hatanın zeminini hazırlayan onlar, patron sermayesi daha da çoğalması için iki işçinin yapacağı işi bir işçiye yüklüyor. 
Yaptığım redlerin zararını benim maaşımdan keseceklermiş! Daha neler! Ben patrona ayda milyarlar kazandırıyorum, ama bizim hatamız bile olmayan bir durumda okkanın altına gidiyoruz.
Derdim sadece kendi sorunumu paylaşmak değil. Biliyorum ki, bu sorun sadece benim çalıştığım yerle alakalı değil, her fabrikada sınıf kardeşlerim bu sorunları yaşıyor. İşçiler olarak her ne gerekçeyle olursa olsun işyerinde ücret kesintisi ve cezalandırmayı reddetmeliyiz. Patronlar bizi hangi kâra ortak ettiler ki zarara ortak etmeye çalışıyorlar?
İMD'li Bir Metal İşçisi

4 Aralık 2012 Salı

Ölüyoruz… (Sağlık Çalışanlarının Protesto Yürüyüşü)


İstanbul Eğitim ve Araştırma (Samatya) Hastanesi’nde görev yapan acil tıp asistanı Hekim Melike Erdem geçtiğimiz gün hastanenin 6. katından atlayarak intihar etti. Elinde 184 SABİM (Sağlık Bakanlığı İletişim Merkezi) şikayet hattından gelen sorgu kağıdı vardı. Sebebi olanların bir kısmının isimleri o kağıtta yazıyor.



Sağlık hakkı hiçbir bahane veya gecikme kabul etmeyen en hassas haktır. Tüm insanlar eşit, ücretsiz, anadilinde, son teknolojiden yararlanan ve gerçekten bilimsel içeriğe sahip sağlık hizmetine ulaşabiliyor olmalıdır. Oysa günümüzde “sağlık”a ulaşmak hasta için de sağlık hizmetini verenler için de işkenceden farksız. Hemen bütün hastanelerde randevu sistemine geçildi, fakat internetten veya telefonla randevu almak çok zor. Geçmişin kuyrukları sanal kuyruğa dönüştü. Gelir durumu ne olursa olsun herkes sağlık sigortası için para ödüyor ve bu yalnızca başlangıç. Tüm adımlarda para ödemek gerekiyor. İlaç fiyatları el yakıyor. Hastaneler kalabalık, konforsuz ve birçoğu depreme dayanıksız. Bina koşulları, oradan oraya gitmek insanları canından bezdiriyor. Özellikle acil şartları çok yetersiz. Aciller ve yoğun bakım ünitelerinde yer bulamamak büyük bir sıkıntıya yol açıyor. Örneğin İstanbul Avrupa yakasında yalnızca 3 merkezde yanık ünitesi var, birinin yatak sayısı oldukça az.

Sağlık çalışanları ise kelimenin gerçek anlamıyla güvencesiz çalışıyor. Hastanede en temel işleri yapan emekçiler taşeron olarak çalıştırılabiliyor. Doktorlar içinde asistan hekimler çok uzun saatler (36 saat) mesaideler ve tüm zamanlarını muayeneye gelen hastaları muayene etmek, hattâ onları sıraya dizmek, tedavi planları yapmak, hastalar ve yakınlarıyla görüşmeler yapmak, üstlerine hesap vermek vs. ile koşuşturarak geçiriyorlar. Bunların üzerine en dayanılmazı yoğun bir şekilde mobbing (işyerinde psikolojik taciz, yeni adıyla “bezdiri”) altındalar. Yöneticiler onlardan daha fazla hasta bakmalarını, aşırı yoğunluğa rağmen en doğru tanıları koymalarını ve tedavileri düzenlemelerini, en fazla tanı aracını kullanmalarını istiyor. İnsan olmasından kaynaklı, olabilecek en iyi şekilde hasta bakmanın sorumluluğunu üzerinde hisseden hekimler uğradıkları mobbing ile iki büklüm oluyorlar.

Böylesi bir ortamda “sağlık”a ulaşmayı hedefleyen hastalar hüsrana uğruyorlar; haklı olarak çatacak yer arıyorlar. Devlet hemen işaret ediyor, “işte çözüm! Arayın 184’ü, şikayetçi olduğunuz kişiden hesap soralım!” Hekimleri, sağlık çalışanlarını gösteriyor fail olarak. Başbakan bile açıkça doktorları hedef alınca hasta ile hekim karşı karşıya geliyor. Dr. Ersin Arslan hasta yakını tarafından öldürüleli neredeyse bir sene olacak, fakat acil birimleri hâlâ savaş alanı gibi. Doktorlar nöbete korku içinde gidiyorlar. Halbuki bu çürük sağlık sisteminin sorumlusu sağlık emekçileri değildir. Aksine sağlık emekçileri de bu sistemin mağdurudur. Bu sistem hastayı öldürdüğü gibi hekimleri de öldürüyor.

Biz hastayı müşteri, sağlık emekçisini köle olarak gören bu sağlık sistemi kabul etmiyoruz. Ve diyoruz ki;

Koşulları kötüyken daha çıkışsız hale getiren anlayışa son!

Performans sistemi derhal kaldırılsın!

Herkese eşit kalitede, ücretsiz, anadilinde sağlık hizmeti!

Hekimlerin çalışma koşulları düzeltilsin!

Asistan hekimlerin çalışma saatleri 8 saat olarak düzenlensin!

Hastane çalışanlarının güvenlik koşulları iyileştirilsin!

Sağlıkta taşeron kaldırılsın!

Kâr değil insan odaklı bir sistem kurana kadar Dr. Mustafa Bilgiçler, Ersinler ve Melikeler olmasın diye, ölmemek için ve yaşatmak için mücadele etmeye devam edeceğiz…

Çapa’dan İMD’li Bir Sağlık Emekçisi

2 Aralık 2012 Pazar

Sağlıkta Dönüşüm Tam Olarak Ölüme Dönüşmüştür!


Şimdi yüce halk bana kızacak, “niye böyle diyorsun, bak sevgili iktidar hastaneleri emrimize verdi. Doktorları, hemşireleri bize hizmetkâr yaptı” diye.
Ey esirler dünyası, uyan artık uykudan uyan! Söylenenler yalan, gördükleriniz (gösterildikleriniz) gerçek değildir.
Gelin sağlıkta dönüşümleri birlikte sıralayalım.

1- Aile hekimliği kulağa hoş geliyor: Her kişinin doktoru olacak, istediğinde kapında bitecek, kapısında biteceksin. Koruyucu sağlık hizmetini geliştirmek, insanları hasta etmemek üzerine politikalar üretilmesi gerektiğini söylüyoruz da, duyan yok.
Aile hekimliğinin reklamı da güzel yapıldı, halk umut doldu. Gelin görün ki aile hekimlerinin her birine açılan reçete dükkanı ihtiyaca karşılık veremedi, veremez de, çünkü deniyor ki, “doktor sana verdiğim parayı ne yaparsan yap, ama bu dükkanı işlet.” Doktor tahlil isteyemiyor, zira masraf olur; hemşire sayısını ikiye üçe çıkaramıyor, zira maaşını ödeyemiyor. Kombiyi dahi açmayan hekim var, bu “dükkan” nasıl sağlık üretecek güzel halkım?

2- Devlet hastanelerinin duvarlarının boyanması, üç-beş lamba takılması sağlıkta dönüşüme örnek diyebiliriz.
Duyanlarınız mutlaka vardır. “Global bütçe” devlet hastanelerine dedi ki, size bir yıllık biraz para veriyorum, bu parayla maaşlarınızı ödeyin, işçi çalıştırın, hastanın malzemesini alın, ilacını alın. Devlet hastaneleri atladı. Verilen paradan hastalar ne kadar az pay alırsa, yani ne kadar kötü ve ucuz sağlık hizmeti alırsa, hastane işletmesi o kadar kâr eder.
Hani son zamanlarda çok duyduğumuz, iktidar tarafından seçilmiş ensesi kalın adamlar var ya, sağlık tüccarları, modern adı CEO’lar. Bu CEO oğullarına dediler ki, “bak biz sağlığa çok para harcamak istemiyoruz, gidin başında durun şu doktorların da kâr edelim. Sağlıkta kâr etmek nasıl düşünülürse, kapitalist iktidar düşünüyor.
İlacın etken maddesiyle oynuyor, enjektördeki hava akımını kontrol altına alan lastiği çıkartıyor. Anestezi alıp uyuyorsunuz ya, sonra rahat uyanın diye size başka bir ilaç yapılır. Ödeme merkezi sağlık kurumuna diyor ki, “yok yok bu ilacı yapma, bırak uyanır o”. Ya da uyanmaz, onlar uyumaya alışık!

3- Çok teşekkürle başlamalıyım Kanayan yaramızdı, devletimiz Ağız ve Diş Sağlığı Merkezleri açtı, diş hekimi atadı. Halkımız sevindi, dişi ağrıdı koştu diş hekimine, hekim çekti dişini, bileğine sağlık doktor. Size kendi ailemin başına gelen bir olayı anlatmalıyım, laf lafı açıyor malum. Yaz tatili için memleketteyim, bizim ilçeye Ağız ve Diş Sağlığı Merkezi açılmış, çok belli: İnsanların dişlerinin yarısı yok, şaka değil, anlatayım anlayacaksınız.
Yengemin dişi ağrıyordu, biz de koştuk diş hekimine. Hekim davrandı kerpetenine. Dedim bu diş kanal tedavisi ya da dolgu ile kurtarılamaz mı doktor? Baktı, az da olsa bu işlerden anladığım belliydi. Sonra dedi ki, “kanal tedavisi için malzeme lazım, aylardır dolgu malzemesi gelmiyor, hastanın dişi kanasa tampon yapacak pamuk yok”!

4- Yeşil kartlı hastaların durumu içler acısı. Tüm sağlık kuruluşlarında “ezik insan” muamelesi görüyorlar, çünkü devlet yeşil kartlı hastaların masrafını sağlık kurumuna öderken ya da çoğu hizmeti ödemezken, yeşil kartlı hastayı ayırıyor. Ödeme miktarını asgaride tuttuğundan kurumlar bu hastaları almak istemiyor.

5- Çok sayıda özel üniversite açıldı. Bu üniversitelere doktor, hemşire olarak, anestezi, radyoloji bölümünde çalışacak, yani sağlık hizmeti verecek insan kaynağı yetiştirmek için bölümler oluşturuldu. Peki, o bölümlere kimler gidebildi? Ezici çoğunluğu bakımından, parası olan, ama zekası benim parası olmayan ezilen halkımın çocuklarının yarısı kadar bile olmayan burjuvazinin çocukları gitti. Yani parasıyla meslek satın alanlar sağlık hizmeti üretecek, siz bundan ne beklerseniz?

6- Üniversite hastanelerini sağlık bakanlığı bünyesine alma çalışmaları… Neden üniversite hastanelerini istiyor bakanlık? Sağlık eğitimi üreten, doktor yetiştiren kurumlar olması özelliğini hiç düşünmeden kendisine bağlayarak bu saydığımız mantıkla kâr etmek istiyor.
Çok açıktır sağlıkta izlenen politika. Televizyonlardan göbeklerini kaşıyarak, övünerek anlatıyorlar ya, ilaçta, tıbbi malzemede tasarruf sağladık, hastaneye ulaşan hasta sayısını ona katladık diye. Bu ne demek? Sağlığın tasarrufu hastaya verilmeyen sağlık hizmeti demektir. İnsanların hastaneye çok başvuruyor olmaları sevinilecek bir durum değildir.
Sağlıkta tasarruf ilaç malzeme fiyatını kısarak değil, koruyucu sağlık hizmeti geliştirerek ve halkın refah seviyesini yükselterek sağlanır.
Tedavi edemediğiniz için halk hastane kapılarında yatıyor. Beslenmeye para bulamıyor. Psikolojik açıdan çökmüş, umutsuz, barınma, giyinme, mutlu olma olanağı olmayan halk hep hasta olacaktır.
Ve sağlık politikalarınız tedaviye dönüşmüyor, hastalığa dönüşüyor.

İMD’li Bir Sağlık Emekçisinden

30 Kasım 2012 Cuma

SAĞLIK’LI FİŞLENMELER!


2010’de başlatılan ASM (Aile Sağlığı Merkezi) uygulamasının şiarı “artık hastalar sıra beklemeyecek, Aile Hekimleri geçmişteki hastalıklarını görüp ona göre sağlıklı tedavi yöntemleri uygulayacak ve en önemlisi sağlık güvencesi olmayanlar da ASM’lerden faydalanabilecek” idi. Nitekim yavaş yavaş sağlıktaki bu değişim burjuvazinin asıl amacını gözler önüne serdi.   

Önce ilaç sektörleri el attı ve özelleşmiş aile hekimleriyle tıbbi araç gereç karşılığında etken maddeleri henüz tam anlamıyla bilinmeyen ilaçlar piyasaya düştü, daha sonra "Herkes sağlıktan faydalanacak! 'Bakın sağlık artık bedava!'' sözleriyle sürekli gündeme gelen başbakanın her reçeteye 3 TL ve her üç ilaçtan sonra ilaç başına 1 TL fark alınması sağlıktaki ticaretin boyunu gözler önüne serdi. 

Şimdilerde burjuvazi bir diğer fişleme ve sömürme uygulamasını getiriyor ASM'lere. Artık randevu sistemi uygulanacak ASM’lere. Bunun ne demek olduğunu biliyor musunuz? Her aile hekimliğinde adres bilgilerimiz, telefon bilgilerimiz, sağlık problemlerimiz, psikolojik sorunlarımız kayıtlıdır ve bu demektir ki belediyeler tarafından uygulanan bu aile hekimliği randevu sistemi bahanesiyle elde edecekleri bilgileri direk sermayedarların eline geçecek. Bankalar, burjuva kolluk kuvvetleri, her an ensemizde olacak.
 
İMD'li bir sağlık emekçisi

29 Kasım 2012 Perşembe

Metalde Toplu Sözleşme


Merhaba yoldaşlar,

Ben  yaklaşık bir yıldan beri Gebze’deki bir fabrikada çalışan bir işçiyim ve çalıştığım fabrikada Türk Metal’in sözleşme yenilemesi için bekliyoruz. Beklerken bana ve diğer işçi arkadaşlarıma hiçbir bilgi verilmiyor. Benim bildiğim ve doğru bulduğum şey, sözleşme zamanında her bilgi işçilere aktırılır, ama bu zamana kadar bir bilgi iletilmedi sadece kulaktan dolma haberler var. Kendim öğreniyorum, o da ne kadar doğru olabilir.

Mesela bir haber ortaya atmışlar, sendika % 20 zam diyormuş. Şahsen ben doğru bir haber olduğunu sanmıyorum. Başka bir haber de var ki, doğru olduğunu düşünmek biraz zor görünüyor: Neymiş patronların verdiği vergiyi artık devlet karşılayacakmış ve bu karşılama da maaşlara iyi bir şekilde yansıyacakmış. Tabii bu haberler asılsız, sadece sendika ve patron tarafının bir oyunu. Verdikleri sadaka zammına herkesin razı olması için ortaya atılan bir kıtır.

Sözü burada sizlere bırakıyorum yoldaşlar. Ben bu duruma seyirci kalmak istemiyorum. Ben yine elimde geleni yaparım, konuştuğum yere kadar konuşurum, işçi arkadaşları masallarla avunmak yerine sendikaya baskı bindirmek üzere mücadeleye çağırırım. 

Gebze’den İMD’li Bir Metal İşçisi

 

28 Kasım 2012 Çarşamba

Ekmek Kavgası



Ben otomotiv sektöründe yeni açılan bir firmada yaklaşık 3 senedir çalışan bir işçi olarak bu süre zarfında yaşadıklarımı ve sorunlarımızı dile getirmek istiyorum. Patronun kimlerin üstünden nasıl büyüdüğünü ve patron büyürken biz işçilerin bu süre içinde neler yaşadığımızı aktarayım.
İşyeri ilk üretime başladığından beri işyerimizde şunlar oluyor:
  •    Yeni başlayan arkadaşların sigortası 3 ay sonra başlatılıyor.
  •    Asgari ücretin altında ücret veriliyor.
  •    AGİ adı altında alınan paralar bize ulaşmıyor. 
  •  18 yaşın altında işçiler güvencesiz çalıştırılıyor.
  •    Maliye denetimlerinde sigortası olmayan işçiler saklanıyor.
  •    Sağlıklı havalandırma sistemi bulunmuyor.
  •    Mesai ücretleri resmi tatiller dışında hangi gün olursa olsun yüzde 50’den ödeniyor.
  •    Fazla mesai zorunlu hale getiriliyor.
  •    Çalışma saatleri 12 saate kadar yükseliyor
  •    2 tane personel servisi olması gerekirken, tek servisle ulaşım sağlanıyor.
  •    Son olarak da, mesaiye kaldığımız günlerde mesai saati içerisinde yemek verilmiyor.

İşte bizim bir dünya sorunumuz.
Patronun bunların dışında en iyi yapabildiği şey ise ücretlerimizin düzenli ödenmesi oldu.
Yukarıda saydığım sorunlardan en ilginç ve katlanılmaz olanı ise mesaiye kaldığımız zaman yemek verilmemesiydi. "İlginç" dedim, çünkü sorunu ilginç yapan patronun sorunun çözümüne bakış açısıydı. Patronun bulduğu çözüm, çocuk kandırır gibiydi: 25 kuruşluk iki adet kek!
Bu sorun iş yoğunluğunun artmasıyla ortaya çıktı. Mesai sırasında işçi arkadaşlarla beraber çok uzun süreli çalışmamızdan dolayı acıktığımızı ifade ettik. Bulunan çözüm karşısında çok rahatsız olduk.
Önce teker teker bu rahatsızlığımızı ifade etmeye başladık. Bireysel şekilde bile olsa işçi arkadaşlarımızdan gelen şikayetler sonrasında (elbette sonuna kadar haklı olmamızdan ötürü) kek yerine bize sandviç verilmeye başlandı.
İşçiler olarak bireysel bir şekilde rahatsızlıklarımızı dile getirmemiz sorunlarımızı halletmeye başlamamızı sağlıyor. Bir de hep birlikte söylediğimizde birçok sorunumuzu halledeceğimize inanıyorum.

* * *

Aslında mesaiye kaldığımız zaman içinde bize verilen sandviç ile sorunun çözüldüğünü düşündük, ama bugün yaşadığımız sorun bunun hiç de böyle olmadığını, patronlara hiç güvenilmeyeceğini tekrar gösterdi bize.
Gün içerisinde bazı arkadaşlarla beraber mesaiye kalacağımızı, ama mesai arasında bize verilen sandviçlerin verilmeyeceğini duyduk.
Paydos saati yaklaşırken 5 işçi arkadaşla bu durumu değerlendirdik ve kiminle nasıl konuşmamız gerektiğine karar verdik. Kararımız müdürle konuşup bu durum düzelmezse mesaiye kalmayacağımızı söylemekti. Arkadaşlarla gidip müdüre kararımızı bildirdik. Müdür bize bu durumun bir yanlış anlama olduğunu, böyle bir şeyden haberi olmadığını ve hemen patronla konuşup düzelteceğini, bunun “halledilemeyecek bir sorun olmadığını” söyledi.
Biz de arkadaşlarla çok fazla çalıştığımızı, doğal olarak acıktığımızı ve bunun insani bir durum olduğunu dile getirdik. Sorun halledilmezse hep birlikte mesaiye kalmayacağımızı yineledik.
Bizim konuşmamızdan sonra müdür hemen patronla görüştü ve sorun o gün için çözüldü.
Bu küçük sorunun biz işçiler için önemi şudur: Herhangi bir sorun için yan yana mücadele ettiğimizde asıl gücümüzün birliğimizden geldiğini görürüz.
İMD’li Bir Metal İşçisinden

27 Kasım 2012 Salı

Çalıştığım Şirket Bir Anda Büyüdü, Kocaman Oldu - Ya Ben?


Çalıştığım şirket bir anda büyüdü, kocaman oldu. Bu büyüme hızına bütün çalışanlar benim kadar şaşırmıştı. Tabii şirket büyüdükçe hedefleri de büyüdü, değişti. 1.000 kişi olma yolunda ilerlediklerini duyduk sürekli. Büyüyünce ilk işi daha büyük bir işletmenin altına girmek oldu. Büyüyüp güçlendikçe birçok yerde reklamını, dergilerde fotoğraflarını görür olduk şirketin. Büyüdükçe kendi içindeki “büyük”leri fazlasıyla gördü, ancak bizler bu büyümeden nasiplenemedik.
Şimdi bu büyük şirket en çok gözden çıkarabildiği idari işler departmanındaki işçilerine (aralarında şirketin kuruluşuyla birlikte işe giren 11-12 yıllık çalışanlar da var), içinde olduğu uluslararası gruba verdiği sözlerden ötürü “personel maliyetini azaltmak” için baskı yapıyor. İşçilerin sözleşmesi temel haklarıyla birlikte bir danışmanlık firmasına devredilmeye çalışılıyor. Ancak yeni yapılan sözleşme 2 yıllık belirli iş sözleşmesi ve çalışanın hakları çok kısa maddeler halinde yazıyor. Tek bir günde, birilerinin sözleriyle işçilere dayatılan bir sözleşmeden bahsediyoruz.
İşçiler şimdi ne yapacaklarını bilemiyorlar. Aslında bu sözleşmeyle patronla aynı gemide olmadıklarını görmüş oldular. Şirket kurulduğundan bu yana “omuz omuza vererek, dişimizle, tırnağımızla buralara geldik” yalanı bu sözleşmeyle birlikte ortaya çıkmış oldu.
İşçilerin arasında evli ve çocuklu olanlar, çocuğuna iş bulamayanlar, tek başına ev geçindirmek zorunda olan kadınlar da var. İşte bu koşullar işçileri bir ikileme sürüklemiş durumda. Ya atacaksın imzayı, ya gideceksin!
İşte bu bozuk düzen bizleri, işçi sınıfını, patronların kâr hırsına öyle bir bağlıyor ki her gün çalışmaya devam edecek olmamız onların aldığı kararlara bağlı olarak belirleniyor. Bizler birilerinin ağzından çıkan iki kelimeyle bugün kötü bir sözleşmeye imza atmak, yarın işten atılmak zorunda değiliz!
Hepimiz aynı sınıfın parçasıyız ve yoldaş olmalıyız. Gelin birleşelim, bozuk düzeni devirelim!
İMD’li bir dünya işçisi

26 Kasım 2012 Pazartesi

Yok, Biz Yedik de Geldik!


Bugün hemen hemen bütün sermaye gazetelerinin baş sayfalarında AKP-CHP-MHP arasında geçen “Muhteşem Yüzyıl” polemiği geniş yer tutuyor. Bir taraf bizim “ecdadımız öyle şey yapmaz” diyor, öbür taraf “başbakan dizi mi izliyor?” diyor. Bize de okuyup uzun uzun okuyup düşünmek kalıyor.
Yaşadığımız toplumda çoğunluk, bilhassa işçi sınıfının büyük kısmı siyaseti “kötü bir şey”, “yalan” olarak tanımlıyor. Ayrıntı konuşulduğunda siyasilerin kendilerinden, toplumun sorunlarından uzak olduğu söyleniyor. Haksız değil böyle düşünenler. Burjuva siyasetçiler işçiye, kadına, dili yok sayılana, cinsel kimliği yok sayılana, engelliye (küçük bir kesim hariç kimseye) bir şey veremiyor. Amaçları vermek değil, tersine almaktır. Koltuk edinmek, daha büyük sermaye sahibi olmak, nüfuz alanını geliştirmektir. Yaklaştıkları tüm önemli ve demokratik sorunlara da bu perspektiften çözüm ararlar. Bu böyle açıkça dile getirilecek, savunulup sempati kazanılacak hedef değil; lakin bir şeyler söylemek gerek. Bir davete veya törene katılıp katılmamak meselesi, geçen günkü “çölde hangi bahtsız kaldı?” atışması gibi seviyesiz konuşmalar vs. bu boşluğu doldurmaya yarıyor.
Rahatsızlık duyulabileceğini bilen bazı gazeteler bugünkü polemiği “yine mi böyle abuk sabuk bir tartışma?” imasıyla beraber yayınlamış. Neden haberi hiç yayınlamamak yerine –zira işlerine gelmeyen haberleri kendilerinin de sıkça söylediği üzere yok sayabiliyorlar– bu şekilde yayınladıklarını bir düşünmek gerek. Çünkü burjuva gazetelerin aynı sınıfın mensubu oldukları burjuva siyasetçileriyle işbirliği yapmaları gerekir. Haberi bu şekilde vermek ise hem gazeteyle aynı hissi yaşıyor gibi hissetmemizi hem de bu meseleyle meşgul olmamızı sağlar.
Sermayenin siyaseti laf salatası olarak sunuluyor bize, zira ellerinde emekçiler, ezilenler için ürettikleri bir şey yok. Kendi sınıfımızın –işçi sınıfının– siyasetini yaparken ise yalana ve iftiraya gerek duymuyoruz, duymayacağız da. Sizin salatanızdan yemeyelim, biz göğsümüzü gere gere ve açıkça ezilen kesimlerin siyasetini yapıyoruz, işçi sınıfının çıkarlarını savunuyoruz. 

Aynı Fabrikada Çalışan Bir Anne-Kızdan



Aşağıda aynı fabrikada çalışan bir anne-kız İMD’linin yazdıklarını yayınlıyoruz:

Ben fabrika işinde çalışan bir kadın işçiyim. Bu işyerinde çalışmaya başlayalı tamı tamına 2 yıl 2 ay 15 gün oldu. Bu fabrika bana çok şey gösterdi. Ne olursa olsun kopmadığın arkadaşlarının olduğunu, işçi-patron farkını gösterdi. Patronların hep yüksekte durmak istediğini, bizi hep küçük gördüklerini gösterdi. En önemlisi biz olmadan hiçbir şey yapamadıklarını, ama yapıyormuş gibi davrandıklarını gösterdi.
Bazen öyle bir konuşuyorlar ki, sanki bizden birisi gibi. Bazen de diğer yüzlerini gösterip, bizim gibi sokakta çok işçi olduğunu hatırlatıp “Çalışırsanız çalışırsınız! Mesaiye gelmezseniz bir daha hiç gelmeyin!” diyorlar. Bu beni üzüyor, fakat yıldırmıyor.
Kendim ve işçi arkadaşlarım adına istiyorum ki, patronlar dünyanın en değerli insanlarının işçiler olduğunu anlasınlar. Ve biz olmadan kendilerinin bir hiç olduğunu görsünler.

* * *
Ben yedi yıldır fabrikada çalışan bir kadın işçiyim. Buraya ilk girdiğimde en güzel işyeri burası sanırdım, çünkü ilk işimdi. Hâlâ daha aynı yerde çalışıyorum.
İlk 5 yıl havalandırma yoktu. Son iki yılda yapıldı havalandırma. İşçi sayısı hiç 180’in altına inmedi. Sabah akşam çay paydosumuz yok. Öğle arası sadece bir yarım saatte yemek ihtiyacımızı giderebiliyoruz. Ve on iki buçuk saat çalışmaktayız. Sabah sekizden akşam sekiz buçuğa kadar. Saat altıda tost veriliyor bazen. Tostumuzu da hiç durmadan çalışarak yemek zorunda kalıyoruz. Çünkü ya patron ya da müdür tost dağıtıldıktan sonra üretim alanını dolaşmaya başlar. On iki buçuk saat boyunca ancak iki defa tuvalete gidebiliyoruz. 3 kez gittiğimizde ise laf ediliyor!
Size bir kadın işçi ve anne olarak çalıştığım işyerinde gördüklerimi anlattım.