16 Aralık 2012 Pazar

Örgütlenmelere Doyamayan AKP


Geçen gün benim üzerime kayıtlı olmayan telefon hattıma, AKP’nin bir ilçe şubesinden “Sayın AKP üyesi arkadaşımız, lütfen her üyenin bir üye kazandırması için uğraş verelim” temalı bir mesaj geldi. Sonra öğrendim ki benzer mesajlar başka kişilere de gidiyormuş. Televizyon, gazete, sosyal medya derken cebimdeki telefona da AKP’nin dadanmış olduğunu böylece anladım. Devletin çeşitli kurumlarından gelen mesajlara alışmıştım artık, ama bir siyasi partinin örgütlenme aracı olarak telefonu da kullandığını ilk kez görüyorum. Bir de nasıl rahat bir şekilde örgütlenmeye çağrıdır bu?! Aman da herkes bir üye kazandırsınmış! Ve bu mesajları düzenli aralıklarla gönderiyorlar. Hâlbuki iktidarın elinde sermaye var, medya var, çeşitli bağlantılar var, ama yetmez diyor. Bir kişi de üyemiz olmayıversin demiyor, % 50’ye yetmez ama evet diyor!

AKP elindeki araçları kullanmayı biliyor. Hem de büyük araç küçük araç demiyor. Seçim vakti değil, bayram değil seyran değil, reklam panolarında AKP reklamları görüyoruz ya da gazetelerin arka sayfalarında diğer hiçbir partinin beceremediği kadar etkili reklamlarını görebiliyoruz. Yani AKP örgütlenmekten utanmıyor sıkılmıyor. Bunu olmazsa olmaz görüyor. Her alanda varlık gösteriyor. Yani bir reklam kaynağı elinden alınsa yedekte çok çeşitli kaynaklar yaratmış olduğu için örgütlenmesi sekteye uğramıyor.

Buradan benim anladığım AKP’nin örgütlenmeyi işçi sınıfından ve kendi sınıfının diğer kesimlerinden çok daha iyi bildiği ya da çok daha ciddiye aldığıdır. Biz birini kendi sınıf çıkarlarını anlatarak örgütlemeye çalışırken bu kadar rahat, bu kadar kendinden emin olamıyoruz, ama elin burjuva partisi (AKP) işçileri, patronların sınıf çıkarlarını savunmak için örgütlerken çok daha rahat ve kendine güvenli. Çalışmayan, başkasının emeğini çalan sınıf yani burjuvazi, bizden yani çalışarak geçinen işçi sınıfından çok şey öğrenmiş. Örgütlenmekten utanmamayı öğrenmiş, birine bir şeyi yüz kere anlatmanın gerekebileceğini ve bundan sıkılmamayı öğrenmiş, “Aman sıkıcı olur muyum her reklam panosunda ben görünürsem?” diye düşünmemeyi de öğrenmiş!

Tüm bu sebeplerden dolayı biz de “elimizdeki kaynaklar yeterli değil, tek başıma ne yapabilirim ki” vs demeyip burjuvazi gibi her türlü örgütlenme aracını en etkin şekilde kullanmalıyız ki her gün lanet ettiğimiz şu düzeni değiştirebilelim. Bazen düşmandan öğrenmekte fayda var.

Edirne’den bir İMD’li

BEDAŞ Direnişi Kazanımla Sonuçlandı


BEDAŞ işçileri 208 gündür sürdürdükleri direnişlerinde baskılara direnerek, yılmadan verdikleri mücadele neticesinde, oturulan masadan kazanımla kalktılar.
 
 
2 Aralık 2012 tarihinden itibaren işe başlama protokolü imzalandıktan sonra Taksim’deki Galatasaray Lisesi önünden, “Direne Direne Kazandık!”, “Hak Verilmez Alınır, Zafer Sokakta Kazanılır!” sloganlarıyla Taksim Meydanı’na yürünerek basın açıklaması yapıldı. Ardından kazanılan zafer sevinci ile türküler eşliğinde halaylar çekildi. Biz de direnişin ilk gününden bu yana olduğu gibi BEDAŞ direnişçilerinin yanındaydık.

Bir kez  daha direnen kazandı. Ürettiğimiz pastanın kırıntılarıyla yetinmeyip pastanın tamamını kazanmak için örgütlü mücadelemize devam etmeliyiz.

Zafer direnen işçilerin olacak!

14 Aralık 2012 Cuma

Sendikalaşamamak



Merhaba yoldaşlar,
Ben 30 yaşında meslek lisesi mezunu ve evli bir işçiyim. Son iki yıldır bir fabrikada çalışmaktayım. Asgari ücretin biraz üstünde bir maaşla geçinmeye çalışıyorum.
Çalıştığım şirket alanında köklü sayılabilecek, 150-160 civarında işçi çalıştıran ve sürekli büyüyen bir şirket. Çalışanlarının % 70’ini kadın işçiler oluşturuyor. Çalışanların dörtte üçü asgari ücretle çalışıyor. Sendikamız, prim sistemimiz ve hiçbir sosyal hakkımız olmadan çalıştırılıyoruz. Mesailerimizse % 50 oranla tek yan gelirimiz sayılır.
Her şirkette olduğu gibi bizim şirketimizde de hep şirket kuralları, şirketin işinin görülmesi odaklı çalışıyor. Hastalanmak, hasta yakının olması ve avans istemek şirketçe hoş görülmüyor. Mesaiye katılmamak için bin dereden su getirmek zorundayız. Yapılan işle ilgili bir hatada en ağır fırçaları ensemizde hissediyoruz. İş bitmeden kesinlikle iş yerinden çıkarılmıyoruz. Gerekirse servisi bekletiyorlar, ama bizi yine de çıkarmıyorlar.
İşe girmemin üzerinden 2 yıl geçti ve ben 4 zam dönemi gördüm. Anladım ki hükümet ne kadar zam lütfettiyse o kadarıyla çalıştırılacağım ömür boyu. Benden daha eski işçi arkadaşlara sorunca da anladım ki bu devran böyle gelmiş. Daha önce iyileştirme zammı istenecek olmuş, ama onlara kapı önü gösterilmiş.
Çalışma şartları, ücret düşüklüğü ve şirket kuralları bizi artık sendika fikrine itmeye başlamıştı. Önce sağda solda dedikodusu yayıldı, aramızda yarı şaka yarı ciddi lafı edildi. Aldığımız ilk tepkiler olumsuz ve sinir bozucuydu. Çoğu arkadaşımız diğer arkadaşlara diğer çalışılan bölümlere güvenmiyordu. Bu süre zarfı içerisinde öğrendim ki, 10 yıl önce bir sendikalaşma deneyimi yaşanmış ancak başarısız olunmuş.
Biz içeride bunları konuşurken şirket başka bir şirketten aldığı bant sistemiyle üretimini iki katına çıkarmaya başlamıştı.
Bu büyümeye verilen sözlerin tutulmayışı, zam verilmeyişi gibi etkenler eşlik edince tepkiler billurlaşmaya başladı.
Bu tepkileri dernekten yoldaşlarımla iyice tahlil ettikten sonra bu konuşmaların gereksiz insanların kulağına gidebileceği şüphesiyle, fabrika içindeki konuşmalarımızı iyice kısıp, işçi arkadaşlarımla dışarıda buluşmaya başladık.
Bir arkadaşla bir kafede, biriyle yolda, başka biriyle işyerinin tenha yerlerinde konuşmalarımızı sıklaştırdık. Artık sendika fikri bir gerçeklik ve bir ihtiyaç haline gelmişti. Yeni ve eski işçi arkadaşlardan çoğu, ilerici fikirleri olan arkadaşların çoğu bu taşın altına ellerini koymak istediler. Ancak patrona yakın olup kaybedecek çok şeyi olduğunu düşünenler ise geri durdular.
Dışarıda yaptığımı ilk toplantıya sadece 5 kişi katılmıştı. İkinci toplantımıza ise 15 kişi geldi. Artık işyerinin dışında iki basamaklı sayılarla toplantı yapar bir duruma geldik.
Bu toplantılarda öne çıkan soruların kaynağı hep güvensizlik idi. Konuşulanlar patron temsilcilerin kulağına gider diye çoğu arkadaşımız diken üstünde oturuyordu neredeyse. Eşlerinden ve çocuklarından bile daha çok gördükleri mesai arkadaşlarına güvenmiyorlardı.
İkinci yaptığımız toplantıya İMD’den sendikalaşma konusunda deneyimli bir yoldaşımızı çağırdık. Sendikalaşma çalışmasının hukuki ve pratik meselelerini o bize çok açık bir şekilde anlattı. Sorulan sorulara doyurucu cevaplar verildi.
Bu toplantılar sonunda işyerinin yarısından çoğu bu meseleden en azından haberdar bir haldeydi. Buna rağmen durumun patronların kulağına herhangi bir şekilde taşınmaması çok sevindiriciydi. Buradan şu sonuç çıkıyor ki, biz işçiler olarak birbirimize güvensizliğimizi hep abartarak anlatmayı severiz. Bunun sonucunda o abartıp söylediğimiz güvensizliğimiz dönüp bizi vuruyor çoğu zaman. Bu örnekte neyse ki bu böyle olmadı ve anlaşıldı ki biz, aynı çıkarlara sahip bir çoğunluğuz ve birbirimizden başka güvenebileceğimiz kimse bulamayız.
Sendika konusunun yaygın bir şekilde konuşulması, sendika fikrinin olumlu karşılandığı anlamına gelmiyor. Bizim konuştuğunu bildiğimiz 70-80 kişi arasından “kesin varım!” diyen 20-25 kişi vardı. Birçok işçi arkadaş beni %50+1 olarak yaz diyordu. Üçüncü kalabalık toplantımızı 25’i aşkın işçi arkadaşımız geldi. Artık bir yere sığamaz olmuştuk. Bu durum işyerinde sıkıntı yaratmaya başladı ve deşifre olmaya başladık.
Kadın işçiler eve gidip durumu eşlerine açınca olumsuz tepkiler alıyorlardı. Bir de bu tür tepkiler artınca iş iyice içinden çıkılamaz hale gelmeden bir değerlendirme yapmamız gerekti. Kişi listelerimizi gözden geçirdik (ben ve birkaç arkadaş düzenli liste tutuyorduk). Daha fazla deşifre olmayı engellemek için etrafa bu işten vazgeçildiği söylentisini yaydık. Kontrollü bir şekilde geri çekilmiş olduk belki, ama bu deneyim hâlâ bizim yanı başımızda bizimle beraber yürüyor.
Bu olaya iki açıdan bakmak istiyorum
1- Sınıf bilinci olmayan işçi arkadaşlarımız;
2- Sınıf bilinci taşıyan örgütlü işçiler.
Birinci bakış açısıyla bakan arkadaşlar süreç sonunda kendilerinin ne kadar haklı olduğunu anlatmaya giriştiler. Bunu zaten bekliyorduk, çünkü işçilerin büyük bir kesiminde hak aramak korkulacak bir durum haline gelmiş durumda.
Yaşadığımız sistem bu bakış açısını hem üretiyor hem de bizlerin bu bakış açısını yenmesi gerektiğini tüm saldırılarıyla hissettiriyor. Çocuk okutamaz, eve ekmek götüremez oluyoruz. Bekar olanlarımız evlenmeyi başka baharlara ertelemek zorunda kalıyor. İşte bu durum bizim hak aramamız gerektiğini sürekli bize hatırlatıyor.
İkinci bakış açısına sahip olanlar olarak sayımız istediğimizin çok altında olabilir. Ama tarih bizim haklı olduğumuzu birçok kereler teslim etti, bundan sonra da böyle olacak. Bizler işten atılmayı, dayak yemeyi, küfür yemeyi göze alanlar olarak geleceğimizi kendi ellerimizde tutuyoruz ve bundan gurur duyuyoruz. Birleşmek ve birleştirmek için vargücümüzle sonuna kadar İMD saflarında savaşacağız. Öğretmenimiz Marx’a cevabımızdır: Bütün ülkelerin işçileri, birleşeceğiz!
Kartal’dan İMD’li Bir Metal İşçisi

13 Aralık 2012 Perşembe

Erdal Eren Kavgamızda Yaşıyor


Bugün Erdal Eren'in faşistler tarafından asılışının yıldönümü...

Benimse doğum günüm...

Bugün ben 17 yaşındayım ve hep 17 yaşında kalacağım, tıpkı Erdal Eren gibi...

Yiğitlik midir 17 yaşındaki bir genci asmak!

Boşanma davalarının aylarca sürdüğü ülkede bir fidanı bir haftada asmak marifet midir? Tüm bunlar yetmezmiş gibi, Erdal Eren'i asanlar ülkeyi yönetmekte!

Ben tam tamına 17 yerimden yaralıyım, sağlam bedenimi ise Devrime adadım!

O bir devrimciydi, çoğu insana öğretmendi ve öğrenciydi, bizim de öğrenecek çok şeyimiz var, ama evvela örgütlenmeliyiz, yoksa Erdalımızın öcünü alamayız...

Ben hep 17 yaşında olacağım, 17 yaşında ama çoğu insandan yetişkin olacağım...

Seni saygıyla anıyor, tüm devrimcilere örnek olmanı umuyorum.

Erdal Eren ne ilk ne de sondu. Ben mücadelemi Militanca sürdürüyorum, zafer bizim olacak!

Pendik’ten İMD’li Bir Metal İşçisi

12 Aralık 2012 Çarşamba

İşçinin Kaderiymiş!


Çocukken istediğim şeyleri yiyemezdim, canımın her çektiğini söylemezdim anneme. Sevmediğin bir yemek varsa sofrada burun kıvırmak olmazdı, çünkü “bunu bulamayanlar da var, nankörlük etme” azarını yemek istemezdim. Böyle gördüm annemden,  bu şekilde büyütüldüm, o da kendi ailesinden böyle görmüştü. “Aza kanaat getirme” aileme has bir durum muydu, genlerimizde mi vardı? Yoksa daha temelde yatan bir sorun muydu bu? Sorularıma çok geç yanıt bulabildim, çünkü örgütlü mücadeleye çok geç başladım. Annem ve babam bir işçiydi, ben de bir işçiyim ve çocuğum da işçi olacak. Bu şekilde büyütülmüş olmamın altında yatan sır ve ailemin bana bıraktığı miras buydu işte. 

Artık çocuk değilim, hem okuyup hem çalışıyorum. Her gün  burjuvazinin çığırtkanlığını yapan televizyonlarda ve gazetelerde gördüğüm haberlere ise karnım tok. Kimse bana bazı insanların sefa sürerken bazı insanların neden  gıda, su, sağlık, barınma gibi en temel ihtiyaçlardan yoksun olduğunu “dünya kaynaklarının yetersiz olup hızla azalması” olarak açıklayamaz. Hepimiz farklı sektörlerde çalışan işçileriz, ama aynı şeye hizmet ediyoruz: Burjuvaziye, yani patronlar sınıfına. Gündelik yaşamımızda belki de sahip olamayacağımız şeyler üretiyoruz. Kimimiz bilgisayar, kimimiz otomobil, kimimiz kıyafet, kimimiz gıda. Ama her gün bizler o makinelerin karşısına geçiyor, muazzam üretimi kendi ellerimizle gerçekleştiriyor ve kendi gözlerimizle görüyoruz. Sonra da birileri bize utanmadan diyor ki: Gözlerinizi kapayın ve gördüklerinizi unutun! 

Net bir şekilde ortaya koymalıyız. Yaşadığımız sistemin adı kapitalizmdir. Ürettiklerimizden yoksun olmamızın ve yoksul bırakılmamızın nedeni kapitalizmdir. Güvencesiz çalıştırıldığımız uzun saatler sonunda elimizi, kolumuzu ve hayatımızı kaybetmemizin nedeni kapitalizmdir. Üretimin insanların ihtiyaçlarına göre değil de, patronların kârına göre yapılmasından ötürü aç kalıyor oluşumuzun adıdır kapitalizm. Peki, biz ne yapmalıyız? Her gün sınıf kardeşlerimizin katledilmesini ve başbakanın bu katliamlara “işçinin  kaderidir” demesini kabul edip sıranın kendimize gelmesini mi bekleyeceğiz?

Yaşadığımız sistemin eksikliklerini, çürümüşlüğünü ve zayıf noktalarını sınıfımızdan iyi kim biliyor? Kaybedecek ne zamanımız ne de başka bir şeyimiz kalmıştır. İnsanca bir yaşam için örgütlü bir şekilde mücadele etmekten başka şansımız yok. Bizi yalnızlaştıran bu sistemi, ancak birlik olursak yenebiliriz. 
İMD'li Bir İşçi-Öğrenci

10 Aralık 2012 Pazartesi

Bugün Dünya İnsan Hakları Günü, Hem de Kapitalizmde!


Bugün 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü...

İnsan hakları denince bir metal işçisi olarak benim aklıma hiçbir şey gelmiyor!

Ama eminim ki pek çok hakkımız vardır...

En önemli hakkımız olan yaşamak rant uğruna sermayedarlara peşkeş çekilmiş durumda!

İnsan haklarını çıkartan sistem, haklarımızı güpegündüz gasp eden yine sistem!

Bugün dünyada hakları olup da haksız duruma düşen pek çok hak mağduru var! Dünyada haklarını alamayanların yüzde 90’ı proletaryadır! Sömürüldükleri yetmezmiş gibi sosyal hayattaki barınma hakları da elinden alınmış durumdadır!

Bu hakları elde etmenin, insan haklarını laf olmaktan çıkarmanın tek yolu militan bir sınıf mücadelesiyle kapitalizmi ortadan kaldırmaktır.

9 Aralık 2012 Pazar

İşte Kapitalizmin Gerçek Yüzü - Yıllardır İşçileri Yanında Çalıştıran Patronun İlginç Sömürme Taktiği


Tuzla’da 7 ay önce işbaşı yaptığım fabrikada ilk işe başladığım gün bölüm şefi, “Ben 11 yıldır buradayım, hiç maaşımı ayın 7’sinde almadım demişti. Evet, aynen böyle demişti. Bundan sonra da böyle gider diye bir şey düşünmemiştim hiç...

Günler geçtikçe çalışan işçiler arasında “taşınıyoruz galiba” diye bir söylenti dolaşıyordu. Tabii yetkili kişiler bir açıklama yapmadığı sürece ben aldırış etmiyordum. Sonunda kafamızdaki soru işaretlerini kaldıracak bir açıklama geldi patronlar tarafından.

Lafa şöyle başladı patronlar: “Çocuklar büyük bir tarla aldık, büyük mü büyük, geniş mi geniş! Altı sizin üstü bizim, sürün sürebildiğiniz kadar!” 

İşçiler her ne kadar kendi aralarında şakaya vursalar da işi, çok açıktı bu sözlerin gerçek ifadeleri: “Siz çalışacaksınız, biz yiyeceğiz. Günümüzü gün edeceğiz!”

Ve yıllardır var olan taşınıyoruz hikayesi birden gerçeğe dönüştü. Üstelik bayram arifesi başladı taşınma telaşı...

Taşınmayla beraber zorunlu mesailer başlamıştı. Bayramda bile gelmek zorundaydık. Ve geliyorduk. Her seferinde daha iyi şartlarda çalışacağımız sunuluyordu huzurumuza.

Patronlar bizi bir hafta gece gündüz demeden çalıştırdılar. Mesai ücretlerimizin saatinin kaç para olduğunu soruyorduk, ama bir açıklama yapılmıyordu.

Kimimize göre % 3, kimimize göre % 200, kimimize göre % 50 veya % 75’ti bu işin sonu. Ve bayram bitti. Rekorlar kitabına girecek bir başarı elde etmiştik. Bir haftada taşınmış ve bütün düzeni kurmuştuk.

Ben de bu yoğun çalışmanın altıncı gününde bir iş kazası geçirdim. Kalıp plakası düşürdüm ayağıma. Bölüm şefim kazadan yarım saat sonra beni hastaneye götürürken bazı “tavsiyelerde” bulundu. Şöyle başladı:

“Şimdi doktor sana soracak, ‘ne oldu?’ diye.” Ben de gülerek, “ne diyeyim?” dedim. Cevap çok açıktı: “Ev taşırken oldu dersin!”

İki seçeneğim vardı: Ya şefin dediklerini yapacaktım ya da sakat bacağımla başka bir iş bakacaktım. Nihayetinde şefin dediklerini yapmak zorunda kaldım. Ve istemeden de olsa doktora yalan söyledim. Zaten ayağımda ciddi bir şey yoktu, ama canım fazla yanmıştı. Arifeden önceki iki gün gelmeyin demişlerdi baştan. Sonra tekrar geri çağırdılar. Gelmeyenler de oldu. Gelmeyenler borçlandı.

Sonunda ay sonu geldi ve para alma zamanıydı. Mesai ücretlerinin ayın 20’sinde verileceğini söylediler. Tepkiler büyüktü, ama yine de ayın 20’sini beklemekten başka çaremiz yoktu. Ayın 20’sini 5’ine attılar, 5’i geldiğinde gene ayın 20’sine attılar. Ve utanmadan bir toplantı yapıp çalışmadığımız pazartesi ve salı gününün normal iş gününden değil de, bayramda çalıştığımız mesailerden kesileceğini açıkladılar. Tabii tepkiler büyük oldu.

Normal mesaiden değil de, bayramda çalıştığımız mesaiden kesildiğinde kişi başına fazladan 40-50 TL kâr eder. Genele vurduğun zaman fazladan 12 bin TL kâr oluyor. Çok büyük bir tepkiyle karşılaşan patron, “Biz bunu düşünemedik, kafamız çalışmadı” diyerek toplantıyı sona erdirdi

Ve ben bir kere daha şahit oldum ki burjuvazi kendi mezar kazıcılarını yaratıyor ve bu kapitalizmi yok etmek biz proleterlerin boynunun borcudur. Yakında umuyorum ki Tuzla Deri Sanayii’nde büyük bir ateş yanacak!
Tuzla'dan İMD'li Bir İşçi 

7 Aralık 2012 Cuma

Redlerin Sorumlusu İşçiler Midir?


Merhaba,
Ben Gebze’de metal fabrikasında çalışan bir işçiyim. Kapitalist sistemin fabrika çalışma düzenini her işçi bilir; bazı fabrikalarda bir işçi tek tezgahta çalışır, bazı fabrikalarda ise tek tezgah yerine iki tezgahta birden çalışmaya zorlanır. İki tezgahta çalışan bir işçi patronunun akrep olan cebine daha çok para girmesini sağlar ve bu iki tezgahta çalışan işçinin çıkardığı sorunlar patronu ilgilendirmez. Bu sorunlar direkt olarak işçiyi ilgilendiriyormuş ve ben de bu olayı kendi çalıştığım yerde yaşıyorum.
Benim çalıştığım tezgahlarda parçalar red (kullanılamayan malzeme) oldu. Bu hatanın sadece benim yüzümden olduğunu söylüyorlar, ama 15 yılı aşkın bir zamandır o tezgahın başında çalışan bir işçi olarak ben böyle bir hatayı reddediyorum, çünkü hatanın zeminini hazırlayan onlar, patron sermayesi daha da çoğalması için iki işçinin yapacağı işi bir işçiye yüklüyor. 
Yaptığım redlerin zararını benim maaşımdan keseceklermiş! Daha neler! Ben patrona ayda milyarlar kazandırıyorum, ama bizim hatamız bile olmayan bir durumda okkanın altına gidiyoruz.
Derdim sadece kendi sorunumu paylaşmak değil. Biliyorum ki, bu sorun sadece benim çalıştığım yerle alakalı değil, her fabrikada sınıf kardeşlerim bu sorunları yaşıyor. İşçiler olarak her ne gerekçeyle olursa olsun işyerinde ücret kesintisi ve cezalandırmayı reddetmeliyiz. Patronlar bizi hangi kâra ortak ettiler ki zarara ortak etmeye çalışıyorlar?
İMD'li Bir Metal İşçisi

4 Aralık 2012 Salı

Ölüyoruz… (Sağlık Çalışanlarının Protesto Yürüyüşü)


İstanbul Eğitim ve Araştırma (Samatya) Hastanesi’nde görev yapan acil tıp asistanı Hekim Melike Erdem geçtiğimiz gün hastanenin 6. katından atlayarak intihar etti. Elinde 184 SABİM (Sağlık Bakanlığı İletişim Merkezi) şikayet hattından gelen sorgu kağıdı vardı. Sebebi olanların bir kısmının isimleri o kağıtta yazıyor.



Sağlık hakkı hiçbir bahane veya gecikme kabul etmeyen en hassas haktır. Tüm insanlar eşit, ücretsiz, anadilinde, son teknolojiden yararlanan ve gerçekten bilimsel içeriğe sahip sağlık hizmetine ulaşabiliyor olmalıdır. Oysa günümüzde “sağlık”a ulaşmak hasta için de sağlık hizmetini verenler için de işkenceden farksız. Hemen bütün hastanelerde randevu sistemine geçildi, fakat internetten veya telefonla randevu almak çok zor. Geçmişin kuyrukları sanal kuyruğa dönüştü. Gelir durumu ne olursa olsun herkes sağlık sigortası için para ödüyor ve bu yalnızca başlangıç. Tüm adımlarda para ödemek gerekiyor. İlaç fiyatları el yakıyor. Hastaneler kalabalık, konforsuz ve birçoğu depreme dayanıksız. Bina koşulları, oradan oraya gitmek insanları canından bezdiriyor. Özellikle acil şartları çok yetersiz. Aciller ve yoğun bakım ünitelerinde yer bulamamak büyük bir sıkıntıya yol açıyor. Örneğin İstanbul Avrupa yakasında yalnızca 3 merkezde yanık ünitesi var, birinin yatak sayısı oldukça az.

Sağlık çalışanları ise kelimenin gerçek anlamıyla güvencesiz çalışıyor. Hastanede en temel işleri yapan emekçiler taşeron olarak çalıştırılabiliyor. Doktorlar içinde asistan hekimler çok uzun saatler (36 saat) mesaideler ve tüm zamanlarını muayeneye gelen hastaları muayene etmek, hattâ onları sıraya dizmek, tedavi planları yapmak, hastalar ve yakınlarıyla görüşmeler yapmak, üstlerine hesap vermek vs. ile koşuşturarak geçiriyorlar. Bunların üzerine en dayanılmazı yoğun bir şekilde mobbing (işyerinde psikolojik taciz, yeni adıyla “bezdiri”) altındalar. Yöneticiler onlardan daha fazla hasta bakmalarını, aşırı yoğunluğa rağmen en doğru tanıları koymalarını ve tedavileri düzenlemelerini, en fazla tanı aracını kullanmalarını istiyor. İnsan olmasından kaynaklı, olabilecek en iyi şekilde hasta bakmanın sorumluluğunu üzerinde hisseden hekimler uğradıkları mobbing ile iki büklüm oluyorlar.

Böylesi bir ortamda “sağlık”a ulaşmayı hedefleyen hastalar hüsrana uğruyorlar; haklı olarak çatacak yer arıyorlar. Devlet hemen işaret ediyor, “işte çözüm! Arayın 184’ü, şikayetçi olduğunuz kişiden hesap soralım!” Hekimleri, sağlık çalışanlarını gösteriyor fail olarak. Başbakan bile açıkça doktorları hedef alınca hasta ile hekim karşı karşıya geliyor. Dr. Ersin Arslan hasta yakını tarafından öldürüleli neredeyse bir sene olacak, fakat acil birimleri hâlâ savaş alanı gibi. Doktorlar nöbete korku içinde gidiyorlar. Halbuki bu çürük sağlık sisteminin sorumlusu sağlık emekçileri değildir. Aksine sağlık emekçileri de bu sistemin mağdurudur. Bu sistem hastayı öldürdüğü gibi hekimleri de öldürüyor.

Biz hastayı müşteri, sağlık emekçisini köle olarak gören bu sağlık sistemi kabul etmiyoruz. Ve diyoruz ki;

Koşulları kötüyken daha çıkışsız hale getiren anlayışa son!

Performans sistemi derhal kaldırılsın!

Herkese eşit kalitede, ücretsiz, anadilinde sağlık hizmeti!

Hekimlerin çalışma koşulları düzeltilsin!

Asistan hekimlerin çalışma saatleri 8 saat olarak düzenlensin!

Hastane çalışanlarının güvenlik koşulları iyileştirilsin!

Sağlıkta taşeron kaldırılsın!

Kâr değil insan odaklı bir sistem kurana kadar Dr. Mustafa Bilgiçler, Ersinler ve Melikeler olmasın diye, ölmemek için ve yaşatmak için mücadele etmeye devam edeceğiz…

Çapa’dan İMD’li Bir Sağlık Emekçisi

2 Aralık 2012 Pazar

Sağlıkta Dönüşüm Tam Olarak Ölüme Dönüşmüştür!


Şimdi yüce halk bana kızacak, “niye böyle diyorsun, bak sevgili iktidar hastaneleri emrimize verdi. Doktorları, hemşireleri bize hizmetkâr yaptı” diye.
Ey esirler dünyası, uyan artık uykudan uyan! Söylenenler yalan, gördükleriniz (gösterildikleriniz) gerçek değildir.
Gelin sağlıkta dönüşümleri birlikte sıralayalım.

1- Aile hekimliği kulağa hoş geliyor: Her kişinin doktoru olacak, istediğinde kapında bitecek, kapısında biteceksin. Koruyucu sağlık hizmetini geliştirmek, insanları hasta etmemek üzerine politikalar üretilmesi gerektiğini söylüyoruz da, duyan yok.
Aile hekimliğinin reklamı da güzel yapıldı, halk umut doldu. Gelin görün ki aile hekimlerinin her birine açılan reçete dükkanı ihtiyaca karşılık veremedi, veremez de, çünkü deniyor ki, “doktor sana verdiğim parayı ne yaparsan yap, ama bu dükkanı işlet.” Doktor tahlil isteyemiyor, zira masraf olur; hemşire sayısını ikiye üçe çıkaramıyor, zira maaşını ödeyemiyor. Kombiyi dahi açmayan hekim var, bu “dükkan” nasıl sağlık üretecek güzel halkım?

2- Devlet hastanelerinin duvarlarının boyanması, üç-beş lamba takılması sağlıkta dönüşüme örnek diyebiliriz.
Duyanlarınız mutlaka vardır. “Global bütçe” devlet hastanelerine dedi ki, size bir yıllık biraz para veriyorum, bu parayla maaşlarınızı ödeyin, işçi çalıştırın, hastanın malzemesini alın, ilacını alın. Devlet hastaneleri atladı. Verilen paradan hastalar ne kadar az pay alırsa, yani ne kadar kötü ve ucuz sağlık hizmeti alırsa, hastane işletmesi o kadar kâr eder.
Hani son zamanlarda çok duyduğumuz, iktidar tarafından seçilmiş ensesi kalın adamlar var ya, sağlık tüccarları, modern adı CEO’lar. Bu CEO oğullarına dediler ki, “bak biz sağlığa çok para harcamak istemiyoruz, gidin başında durun şu doktorların da kâr edelim. Sağlıkta kâr etmek nasıl düşünülürse, kapitalist iktidar düşünüyor.
İlacın etken maddesiyle oynuyor, enjektördeki hava akımını kontrol altına alan lastiği çıkartıyor. Anestezi alıp uyuyorsunuz ya, sonra rahat uyanın diye size başka bir ilaç yapılır. Ödeme merkezi sağlık kurumuna diyor ki, “yok yok bu ilacı yapma, bırak uyanır o”. Ya da uyanmaz, onlar uyumaya alışık!

3- Çok teşekkürle başlamalıyım Kanayan yaramızdı, devletimiz Ağız ve Diş Sağlığı Merkezleri açtı, diş hekimi atadı. Halkımız sevindi, dişi ağrıdı koştu diş hekimine, hekim çekti dişini, bileğine sağlık doktor. Size kendi ailemin başına gelen bir olayı anlatmalıyım, laf lafı açıyor malum. Yaz tatili için memleketteyim, bizim ilçeye Ağız ve Diş Sağlığı Merkezi açılmış, çok belli: İnsanların dişlerinin yarısı yok, şaka değil, anlatayım anlayacaksınız.
Yengemin dişi ağrıyordu, biz de koştuk diş hekimine. Hekim davrandı kerpetenine. Dedim bu diş kanal tedavisi ya da dolgu ile kurtarılamaz mı doktor? Baktı, az da olsa bu işlerden anladığım belliydi. Sonra dedi ki, “kanal tedavisi için malzeme lazım, aylardır dolgu malzemesi gelmiyor, hastanın dişi kanasa tampon yapacak pamuk yok”!

4- Yeşil kartlı hastaların durumu içler acısı. Tüm sağlık kuruluşlarında “ezik insan” muamelesi görüyorlar, çünkü devlet yeşil kartlı hastaların masrafını sağlık kurumuna öderken ya da çoğu hizmeti ödemezken, yeşil kartlı hastayı ayırıyor. Ödeme miktarını asgaride tuttuğundan kurumlar bu hastaları almak istemiyor.

5- Çok sayıda özel üniversite açıldı. Bu üniversitelere doktor, hemşire olarak, anestezi, radyoloji bölümünde çalışacak, yani sağlık hizmeti verecek insan kaynağı yetiştirmek için bölümler oluşturuldu. Peki, o bölümlere kimler gidebildi? Ezici çoğunluğu bakımından, parası olan, ama zekası benim parası olmayan ezilen halkımın çocuklarının yarısı kadar bile olmayan burjuvazinin çocukları gitti. Yani parasıyla meslek satın alanlar sağlık hizmeti üretecek, siz bundan ne beklerseniz?

6- Üniversite hastanelerini sağlık bakanlığı bünyesine alma çalışmaları… Neden üniversite hastanelerini istiyor bakanlık? Sağlık eğitimi üreten, doktor yetiştiren kurumlar olması özelliğini hiç düşünmeden kendisine bağlayarak bu saydığımız mantıkla kâr etmek istiyor.
Çok açıktır sağlıkta izlenen politika. Televizyonlardan göbeklerini kaşıyarak, övünerek anlatıyorlar ya, ilaçta, tıbbi malzemede tasarruf sağladık, hastaneye ulaşan hasta sayısını ona katladık diye. Bu ne demek? Sağlığın tasarrufu hastaya verilmeyen sağlık hizmeti demektir. İnsanların hastaneye çok başvuruyor olmaları sevinilecek bir durum değildir.
Sağlıkta tasarruf ilaç malzeme fiyatını kısarak değil, koruyucu sağlık hizmeti geliştirerek ve halkın refah seviyesini yükselterek sağlanır.
Tedavi edemediğiniz için halk hastane kapılarında yatıyor. Beslenmeye para bulamıyor. Psikolojik açıdan çökmüş, umutsuz, barınma, giyinme, mutlu olma olanağı olmayan halk hep hasta olacaktır.
Ve sağlık politikalarınız tedaviye dönüşmüyor, hastalığa dönüşüyor.

İMD’li Bir Sağlık Emekçisinden

30 Kasım 2012 Cuma

SAĞLIK’LI FİŞLENMELER!


2010’de başlatılan ASM (Aile Sağlığı Merkezi) uygulamasının şiarı “artık hastalar sıra beklemeyecek, Aile Hekimleri geçmişteki hastalıklarını görüp ona göre sağlıklı tedavi yöntemleri uygulayacak ve en önemlisi sağlık güvencesi olmayanlar da ASM’lerden faydalanabilecek” idi. Nitekim yavaş yavaş sağlıktaki bu değişim burjuvazinin asıl amacını gözler önüne serdi.   

Önce ilaç sektörleri el attı ve özelleşmiş aile hekimleriyle tıbbi araç gereç karşılığında etken maddeleri henüz tam anlamıyla bilinmeyen ilaçlar piyasaya düştü, daha sonra "Herkes sağlıktan faydalanacak! 'Bakın sağlık artık bedava!'' sözleriyle sürekli gündeme gelen başbakanın her reçeteye 3 TL ve her üç ilaçtan sonra ilaç başına 1 TL fark alınması sağlıktaki ticaretin boyunu gözler önüne serdi. 

Şimdilerde burjuvazi bir diğer fişleme ve sömürme uygulamasını getiriyor ASM'lere. Artık randevu sistemi uygulanacak ASM’lere. Bunun ne demek olduğunu biliyor musunuz? Her aile hekimliğinde adres bilgilerimiz, telefon bilgilerimiz, sağlık problemlerimiz, psikolojik sorunlarımız kayıtlıdır ve bu demektir ki belediyeler tarafından uygulanan bu aile hekimliği randevu sistemi bahanesiyle elde edecekleri bilgileri direk sermayedarların eline geçecek. Bankalar, burjuva kolluk kuvvetleri, her an ensemizde olacak.
 
İMD'li bir sağlık emekçisi