19 Ekim 2015 Pazartesi

Dicle Deli…

Baharı, çiçekleri, şiiri seven insan. Tüm sevenlerine ve insanlığa en zor vedayı yaşatan barış meleği yoldaşımız. Onu ilk tanıyışımı, son sarılışımı asla unutamıyorum, çünkü onu tanımamla birlikte olabileceği her mekânda, her eylemde, her toplanışımızda gözlerim onu arıyordu, onu tanıyan arkadaşlarıma “Dicle nerde ki, gelecek mi?” diyordum. Dicle'nin olduğu her yer farklıydı. Sohbeti, neşesi, türküsü, gülüşü, enerjisi muhteşemdi; karşısında durduğunuzda size bir sıcak sarılması olur ki bırakmak istemezdiniz ya da karşısında olmayın o illa gelir ve en muhteşem haliyle çıkardı karşınıza.



Onu en son Suruç için düzenlenen oturma eyleminde Avcılar'da tesadüfen görmüştüm. Özlemiştim, uzun zamandır görüşmemiştik; önce o sıcacık dost kucağını açar sana, hemen seni önemseyişini gösteren sorularını sorar ve yaşadığınız bir derdiniz mi var kendi derdi yokmuş gibi gelir sizinle ayrıca tasanıza ortak olurdu, yardım meleği gibi yapabileceği her şeyi yapmak isterdi. Bir taneymiş meğer...

Güzel gözlü, güzel yüzlü meleğim barış içinde uyu…

Adın gibi akacak barış, sözümüz olsun Dicle…

Diyeceğiz ki bizler de Dicle gibi, barışı getirmeye geliyoruz…

İstanbul’dan İMD’li Bir Kadın Öğrenci

İşsizlik İstatistikleri ve Düşündürdükleri

TÜİK'in Mayıs 2015 için yaptığı araştırmaya göre:“İşsizlik oranı %9.3 (2 milyon 789 bin kişi), tarım dışı işsizlik oranı %11.4. Son 3 yılda resmi işsiz sayısı 801 bin artmıştır."

DİSK Araştırma Komisyonu’nun oranlarına göre:"İşsiz sayısı 3 yılda %40 artmıştır. Geniş tanımlı işsizlik oranı % 16, işsiz sayısı 5 milyon 78 bin. Kadınlarda geniş tanımlı işsizlik oranı %22,7, genç kadınlarda %32. Yeni işsizlerin % 57'si üniversite mezunu."

Oranlar incelendiğinde işsizler ordusunun çığ gibi büyüdüğü görülmektedir. Burjuva ekonomistleri işsizliği yanlış uygulanan politikalara bağlayıp, kapitalizme toz kondurmamaktadır. Oysa kapitalizmin fıtratında işsizlik vardır. Kapitalizm hiçbir zaman işsizlik sorununu çözmemiştir. Çünkü sermayenin işsizlere her zaman ihtiyacı vardır. İşsiz işçiler kapitalistler için yedek iş gücüdür. İşsizlik oranı artıkça, işçi ücreti düşer. Sermaye için işsiz işçiler, her zaman bir kozdur. Çalışan işçileri işsizlik ile tehdit edip, hak aramasının önüne geçmeye çalışır. Bu nedenle sermaye işsizler ordusundan sürekli olarak beslenir.

İşsiz işçiler, işçi sınıfının bir parçasıdır. Çıkarları iş sahibi işçilerden farklı değildir. Marx, Kapital’de bu konuda şöyle der:"İşçi sınıfının çalışmakta olan kısmının aşırı çalışması, işçi sınıfının yedek (işsiz) kısmını büyüterek, diğer taraftan, yedekte bulunan kısmının rekabet yoluyla çalışmakta olan kısım üzerinde yarattığı baskının artması, çalışmakta olan işçileri aşırı çalışması ile diğer kısmının zorla işsizliğe mahkûm edilmesi ve bunun tersi, bireysel kapitalistin zenginleşme aracı haline gelir."

İşsizlik oranını yükselten ana nedenlerden birisi mevsimlik işçiliktir. Özellikle tarım ve turizm sektöründe mevsimlik işçilik yaygındır. İşçi sınıfının bu bölümü sezon sonunda işsizliğe mahkûm edilir. Çalıştıkları süre boyunca birçok sosyal haktan mahrum bırakılarak, güvencesiz ve esnek bir şekilde çalıştırılmaktadırlar. Taşeronlaştırmanın bir kapitalist devlet politikası olarak iş hayatında uygulanması, esnek, güvencesiz çalışma koşullarını dayatmaktadır. Esnek ve güvencesiz çalışma çok fazla işsizlik, iş yerlerinde çok fazla işçi sirkülasyonunu beraberinde getirmektedir. Bu da örgütlenmeyi zorlaştırmaktadır. Örgütsüzlüğün yaygınlaştırılmasıyla birlikte, kuralsız çalışma olabildiğince yaygın bir hâl alıyor. Bu durum; SGK primlerinin eksik yatması veya hiç yatmaması, fazla mesailerin süreklilik halinde işlemesi, yıllık-haftalık izin gibi hakların kullanılmaması gibi sonuçlar doğurmaktadır.

Kuralsız çalışmanın yaygın bir hâl alması da işsizliği artıran temel nedenlerdendir. Bunlara kötü şartlardaki çocuk işçiliği, mülteci işçilerin ucuz-güvencesiz çalışmasını da ekleyebiliriz. İşsizliğin üzerini örtmek için toplumda oluşturulmaya çalışılan" çalışana iş çok, işsiz kalanlar iş beğenmiyor" algısı yerleştirilmeye çalışılmaktadır.

Gerçekten herkese iş var mı? İşsizler tembelliklerinden dolayı mı işsiz?

Ülkede yaşayan herkesin istihdam edilebileceği kadar iş vardır, bu doğrudur. Fakat kapitalist sistemde bu mümkün değildir. Az ücret-çok iş mantığı kapitalizmin temel felsefesidir. Ne kadar işsizlik artarsa, işçi ücreti o oranda ucuzlar, bundan da sermaye kârlı çıkar.

Sonuç Yerine

İşsiz işçiler, işçi sınıfının bir parçası, kapitalistler için yedek iş gücüdür. İş sahibi işçilerle çıkarları aynıdır. İşsizliğin artması, iş sahibi işçiler için fazla mesai, uzun çalışma saati, iş gücünün ucuzlamasıdır. İşsizliği yaygınlaştıran ana etmenlerden biri, güvencesiz, taşeron çalışmadır. Taşeronlaştırma ile birlikte yasal olarak örgütlenmenin önünü tıkayan çok fazla engel vardır.

Yasalardan ziyade taban örgütlenmesini, fiilî meşru militan mücadeleyi temel alan, sektör gözetmeksizin, taşeron işçilerin örgütlenme çalışması yürütülmelidir.

Taleplerimiz
  • 6 saatlik iş günü
  • Herkese en az 1 yıllık ücretsiz izin hakkı
  • Taşeron çalışmanın kaldırılması
  • Sendikalaşmanın önündeki yasal engellerin (işkolu barajı vs.) kalkması
  • Mevsimlik işçilere işsizlik sigortası

Bursa’dan İMD’li Bir İşçi

11 Ekim 2015 Pazar

Çağla'dan Ankara'da Yitirdiklerimize Mesaj Var



 Çağla Suruç'ta patlamada ağır yaralanan bir yoldaşımız. Gerek patlama alanında gerek sonrasında aldığı tutumla sadece ülkede değil, tüm dünyada direnişin simgelerinden biri oldu. Kendisinin sağlığı her geçen gün iyiye gidiyor; bunu doktorlarından değil, kendisine moral vermeye gelenleri neşeyle doldurup göndermeye başlamış olmasından biliyoruz. Çağla eski Çağla! Ama ülke de eski ülke. Bir acı dinmeden diğeri yakamıza yapışıyor. Çağla da buna seyirci kalmadı ve Ankara'daki patlamaya dair bir mesaj paylaştı.


Suruçʼta yere düşünce bacaklarıma baktım; Diyarbakırʼda mitingde bacakları kopan Lisa içime işlemiş... Zorla savaşın, ölümün dayatıldığı topraklarda hepimizin acılarını sırtlananlar bugün Ankara'da yere düştü... İyi olmadık, olamıyoruz... Katilleri yerlerinden etmeden iyi olmayacağız... ‪#‎barışkazanacak

5 Ekim 2015 Pazartesi

Sendikaların Sendikasız İşçileri ve Sendikaların Kapitalist İşletmelere Dönüşümü

Akdeniz Turizm ve Otelciler Birliği’nin (AKTOB) Ekin Grubu ile birlikte çalıştığı Resort dergisinde yayınlanan habere göre Türk-İş'e bağlı sendikaların sahibi olduğu 24 otel var. Bu otellerde yaklaşık 2.000 işçi çalışmakta. Bu işçilerin hiçbiri sendikalı değil. TOLEYİS genel başkanı Cemalettin Bakındı bu durumu "Terzi kendi söküğünü dikemez." şeklinde yorumladı. Başlangıçta eğitim ve dinlenme tesisleri olarak başlayan işletmeler, zamanla kâr amacı güden kapitalist işletmelere dönüşmüşlerdir. Bu furyayı ilk olarak Türk Metal başlatmıştır.

Devlet ve patron güdümlü, işverenin işçiler arasındaki gardiyanı rolüne soyunan sarı sendikalar, işçinin parası ile kâr marjı yüksek olan turizm sektöründe yatırımcı pozisyonuna girmiştir. Yol-İş sendikası bu alandaki yatırımlarını geliştirmek için sendika içinde "Oteller Genel Müdürlüğü" birimi kurmuştur.

Sendikalar işlettikleri otellerde taşeron işçi çalıştırmakta ve sendikalaşmaları engellemeye çalışmaktadır. İşçi sınıfının mücadelesi ile uzaktan yakından hiçbir alakası olmayan, tamamen devlet ve patron güdümlü sendikalar, artık sınıf atlayarak kapitalist işletmeleri olan patronlara dönüşmüşlerdir. İşçilerin parası ile yaptıkları 5 yıldızlı otellerdeki konaklama ücreti o kadar uçuktur ki, kendi üyelerinin orada tatil yapma imkanı yoktur. Otel yatırımları olan sendikalar ve otel sayıları şöyledir : Yol-İş 6, Türk Metal 4, Tes-İş 2, Belediye-İş 1, Tarım-İş 1.

İşçilerin üzerinde bu düzeyde baskıcı bir hakimiyet kuran, sınıf mücadelesine tamamen yabancı olan sendikaları işçiler sırtından ancak örgütlü mücadele ile atar. Renault işçilerinin başlattığı, ardından Türk Metal'in kaleleri olan birçok fabrikaya yayılan metal fırtına yol gösterici niteliktedir.


Sendikal bürokrasi savaşarak yıkılır!
Bursa'dan İMD'li Bir İşçi

Kâbe, Din Turizmi ve Kapitalizm

Önce Kâbe'de devrilen vinç sonra da Mina'da şeytan taşlama sırasında çıkan kargaşada 769 kişinin hayatını kaybetmesi ile Hac mevsimi ve din turizmi gündeme gelmeye başladı.

Ölüm nedeni olarak insanların taşlama alanına doğru ilerlerken, diğer grubunda ters yöne doğru gelmesi ile birçok insanın ezilerek ölmesine neden olan kaos, organizasyon hatası olarak yorumlandı. Ölümlerin nedeni çok açıktır: Kâr hırsı.

Her yıl Kâbe’nin genişletilmesi, kapasitesinden fazla hacı alması, şeytan taşlamada kullanılan taşların 27$'a satılması, her yıl milyonlarca insanın Mekke'ye gelmesi kapitalistler için büyük bir rant kapısına dönüşmüştür. Dünyanın en büyük otel ve turizm tekellerinin Mekke'ye ciddi yatırımlar yapması, Kâbe manzaralı otel odalarının rezervasyona açılması, VIP’li bölümlerde güvenli şekilde şeytan taşlama yerlerinin yapılması, dinin tamamen kapitalizme entegre olduğunun göstergesidir. Mekke şehri artık dünyanın en önemli turizm kentlerinden biridir. Sadece haccı adaylarını Mekke'ye getiren turizm ve seyahat acentelerinin oluşu, hac malzemeleri satan iş yerlerinin sürekli olarak yaygınlaşması, Hac turizmini uluslararası düzeyde iyi gelir getiren bir sektöre çevirmiştir. Her yıl birçok insan sıcak ve bulaşıcı hastalıklar nedeni ile hayatını kaybetmektedir. Bu yıl ölü sayısında hatrı sayılır bir artış olması, bu durumu gündeme getirmiştir.

Kapitalizm ve Din

Sınıflı toplumların tarihi boyunca din, egemen sınıfların ezilen sınıfları baskı altında tutmak ve kendi sömürü düzenini devam ettirme aracı olarak kullanılagelmiştir.

Kadercilik anlayışı aşılayıp, insanların içinde bulundukları sömürü mekanizmasına biat etmeleri sağlanmıştır. Ezilen sınıfların mücadelesinden yana tavır takınan din adamı veya dini kuruluşa pek rastlanmamaktadır. Din egemen sınıfların elindeki bir şırıngaya dönüşmüş ve toplumu gericileştirmek için dozajını devletin belirlediği bir ilaç haline gelmiştir. Lenin bu konuda "Modern kapitalist ülkelerde dinin kökeni genellikle sosyal nedenlere dayanır. Bugün dinin en derinine uzanan köklerin nedeni, çalışanların toplumsal ezilmişliği ve her gün, her saat emekçilere en dayanılmaz acıları gösteren, deprem ve doğal felaketlerden çok daha kötü acılar çektiren kapitalizmin karanlık güçleri karşısında çaresiz oluşudur. İşte dinin en derin kökenleri, bu toplumsal gerçekte aranmalıdır." ( Lenin, Din Üzerine, s. 25) der.


Kapitalizm her geçen gün daha da vahşileşmektedir. Kendi iktidarını ayakta tutmak için, kendi sisteminin yaratığı vahşetleri sıradan ve meşru bir hâle getirmek için dine her zaman ihtiyacı vardır. Sınıflararası sosyal adaletsizlik, yoksulluk, kötü çalışma koşulları, iş kazaları, savaş gibi durumları kader, alınyazısı olarak dayatmaktadır. Bu dünya bir sınav, gerçek dünya öteki dünya karşıtlığı ile sistemin emekçi kitleler tarafından sorgulanmasını engellemeye çalışmaktadır. Gericileştirdiği halkları din ve mezhep çatışması üzerinden kırdırmakta ve işçi sınıfını bilmektedir. Ağzından hiç düşürmediği din ve vicdan hürriyeti, laiklik gibi kavramları koca bir yalandan başka bir şey değildir. Laiklik her şeyden önce devletin dine müdahale etmemesi, tüm dinlere eşit mesafede olmasıdır. Lakin gerek Türkiye'de gerekse de dünyanın bir çok ülkesinde din devlet düzeni ile bütünleşmiştir. Türkiye'de Diyanet, Avrupa'da papalık ve kilise her zaman egemen sınıfların ihtiyaçlarına uygun hareket eden kurumlar halindedir. İnsanların gerçek anlamda din ve vicdan hürriyetine sahip olacağı, dinin toplum üzerinde bir baskı aygıtına dönüşmeyeceği, devletin ve siyasetin hiç bir şekilde dine alet edilmeyeceği düzen ancak işçi sınıfı iktidarı altında gerçekleşir. Çünkü kapitalizmde din her zaman sermaye ile bütünleşmiştir. Sermayenin çıkarları doğrultusunda kullanılır. 

Bursa'dan İMD'li Bir İşçi

İşçi Sınıfının Komünist Ozanı Ruhi Su Kavgamızda Yaşıyor!

Ruhi Su'nun aramızdan ayrılışının 30. yılına girdik.

Ruhi Su deyince; mücadelenin ve başkaldırının güncesini tutan türküler, zindan, sürgün geliyor aklımıza. Yunus Emre, Köroğlu, Karacaoğlan, Pir Sultan, Dadaloğlu gibi ozanların eserlerinin bugünlere gelmesini sağlamış, ömrü boyunca devrimci, komünist bir militan olarak bu düzene karşı savaş vermiş, sanatını mücadelenin bir silahı olarak kullanan bu topraklardaki en önemli sanatçılardandır.

1912 yılında Van'da hayata gözlerini açan Ruhi Su, 1915 yılında ailesini kaybeder. Adana'da bir aileye evlatlık olarak verilir. Emperyalist Birinci Dünya Savaşı’nın ağır etkileri halkta görülmeye başlayınca evlatlık olarak onu alan aile ona bakamaz duruma gelir. Bunun sonucu olarak Ruhi Su öksüzler yurduna verilir. Çocukluğu ve gençliği öksüzler yurdunda geçmiştir. 

Müziğe olan yoğun ilgisinden dolayı 1936'da Ankara Müzik Okulu'nun şan bölümüne girer. 1942'de Ankara Devlet Konservatuarı şan bölümünden mezun olur. Uzun bir süre devlet operasında çalışır. Türk operasının gelişiminde önemli katkı sağlar. Ankara Radyosu’nda türkü programları düzenler. Alevi deyişleri çaldığı için bu işinden atılır. 1951 TKP Tevkifatı sonrasında tutuklanır ve 6 yıl hapis yatar. Hapishanede çalışmalarına devam eden Ruhi Su, 1957 yılında Mahsus Mahal türküsüyle ünlenir.

Hapisten çıktıktan sonra devrimci sanatına ve kavgasına devam eden Ruhi Su'nun hayatından baskı, sürgün, işkence, hapis eksik olmaz. 1975 yılına gelindiğinde Ruhi Su Dostlar Korosu'nu kurar. Ölümüne dek 16 tane 45'lik plak, 11 uzunçalar (longplay) çıkarır. 12 Eylül faşizmiyle birlikte yasaklı sanatçılar arasına alınır. Giderek sağlığı bozulmaya başlayan Ruhi Su, 1983 yılında son konserine çıkar. Tedavi için yurtdışına gitmesi gerekir. Dönemin iktidarı hiçbir gerekçe göstermeden Ruhi Su'ya pasaport vermez. Takvimler 20 Eylül 1985'i gösterdiğinde hayata gözlerini yumar. 

Cenazesinde on binler vardı. Ruhi Su'nun cenazesi dönemin siyasi baskılarına karşı mitinge dönüşmüştü. On binler "Ruhiler ölmez" sloganı eşliğinde büyük ustayı son yolculuğuna uğurladı. Ruhi Su'nun cenazesinde 163 kişi gözaltına alındı ve 15 gün boyunca keyfi bir şekilde gözaltında tutuldu. Dönemin İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı tanıdık bir faşist katil olan Mehmet Ağar'dı.

Ruhi Su işçi sınıfının, ezilen ulusların, sosyalizm kavgasının sesi olmuştur. Birçok devrimci sanatçının yetişmesinde ve gelişmesinde örnek olmuş tarihî bir figürdür. Aradan 30 yıl geçmesine rağmen Ruhi Su'nun bıraktığı eserler, grev çadırlarında, 1 Mayıslarda, işçi mitinglerinde, devrimci gecelerde, yani hak ettiği her yerde çalmaya devam etmektedir.

Ruhi Su'nun şu sözü onun sanat anlayışının özeti durumundadır: "Sanatçı da, tıpkı bir çiftçi gibi, demirci gibi işini anlatabilmelidir. Hem dili ile hem hüneri ile. Bir başka deyişle, kendi toplumu içinde sanatıyla ekmek yiyebilmelidir. 'Beni bu halk anlamaz' demek, boş bir kendini beğenmişliktir. İnsan kendini beğenmede bile yalnız kalmamalıdır. Halkın sanattan anlamadığı bir yer olabilir, sanatçı bunu umursamazlık edemez. Çünkü tüketicisi olmayan bir üretim yaşayamaz. Yani hükümet zoruyla da yaşayamaz demek istiyorum. Halktan kopuk hiçbir iş ve insandan hayır gelmez."

Ruhi Su'nun bıraktığı eserler ömrü boyunca mücadele ettiği sosyalizm kavgasında sonsuza dek yaşayacaktır. 


                                                                                                                                   Bursa'dan İMD'li bir işçi

14 Eylül 2015 Pazartesi

Cizre Halkı Dimdik Ayakta

Barış Bloku ile bugün Galatasaray Lisesi önünde,  günlerdir savaş koşullarında yaşayan Cizre halkına, savaşa karşı barış isteyenler ile birlikte İstanbul’dan bir ses vermek için toplandık.

Yapılan basın açıklaması zaten bitmek üzereyken, sözde halkı korumakla görevli devletin polisi tomalarla, plastik mermilerle, gazlarla orada bulunan halka hiç bir uyarı yapmadan saldırdı. Binlerce insanın katıldığı, birçok milletvekilinin, siyasi parti genel başkanının, oda ve sendikaların temsilcilerinin bir araya geldiği Galatasaray Meydanı’nı savaş alanına çevirdi.

Dilini yasakladığın, şivesi ile dalga geçtiğin, kültürünü sürekli aşağıladığın, dilini bile bilmediğin insanlar barış istiyor diye onların ölmesini istiyorsan ve bunları yaparken kendine devlet diyorsan, yanılıyorsun…

Bu Devlet Bize Ne Yapmadı ki?

Geçen günlerde Özel Harekat Timi komutanı, Yüksekova’da bir şantiyede çalışan 52 işçiyi, elleri arkadan bağlı yüzükoyun yere yatırmış bağırıyor: “Ne yaptı lan bu Devlet! Kim ki vatan hainliği yapıyor karşılığını görecek. Türk’ün gücünü göreceksiniz!”

Soru güzel. Cevabını da kendi içinde taşıyor. Bu Devlet ne mi yaptı?

Türk ulus devletinin 100 yıldır değişmeyen zihniyet ve suç tarihi ancak bu kadar iyi özetlenebilir. 1915’te, bir milyondan fazla Ermeni’yi topraklarından süren, tehcirlerle, soykırımla, varlıklarına topraklarına el koymayla azınlıkların tümüne "Türk’ün gücünü" gösteren devlet... 1938’de Dersim’de kadın, çocuk demeden kurşunlayan, dipçikleyen, sığındıkları mağaralarda boğan, Munzur’u kan rengi akıtan devlet… "Biz de varız, eşit yurttaşlık haklarımızı istiyoruz" dediklerinde her daim "şerefsiz, vatan haini" ilan edilen kürtleri asimile edemediğinde yok etmeyi yeğleyen devlet… Alevileri, Aleviliklerini saklamak zorunda bırakmış olan, inançlarını kültürlerini yok sayan devlet… Kobane’yi yeniden inşa edip, dünyayı güzelleştirmek isteyen insanları katleden gene bu Devlet...

Aslında bir zihniyetten söz ediyoruz: Türk ulus devletinin bugüne kadar değişmeden süren özünden… TC devleti hamamının eski tellaklarının emekli olması, iktidardan uzaklaşması bir şey fark ettirmiyor, yeni tellaklar (şimdilerde AKP) devletleştikleri oranda geleneğe sahip çıkıp zihniyetin uygulamalarını misliyle sürdürüyorlar.

Şimdi de bu zihniyet, bir halkı kullandığı oy yüzünden eve hapsederek, açlığa ve susuzluğa terk etti. Cizre’de halkı dokuz gün boyunca sokağa çıkarmadı. Bir ana çocuğunun cesedi kokmasın diye buzdolabında sakladı. Yaşlıları öldürdü, kadınları, çocukları öldürdü. Keskin nişancılar sokaklarda insan avladı. Cizre halkı bütün bunlara rağmen dimdik ayakta. Cizre’nin bu direncinden korkanlar bugün İstanbul’da Cizre için buluşan barış isteyen halka saldırdı.

Bu saldırının, bu savaşın AKP'yi tek başına iktidarda tutma, kendisine başkanlığın yolunu açma ve tabii ki bu sayede yolsuzluk dosyaları ile MİT tırlarının hesabının sorulmasını engelleme savaşı olduğunu unutmayalım.

Bu savaşın Erdoğan'ın savaşı olduğu bir gerçek. Erdoğan’ın anayasayı çiğneyerek seçim mitinglerinin birinde söylediği; "400 milletvekilini verin, bu iş huzur içinde çözülsün" sözlerini hiçbir zaman unutmayalım. Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan da gerçeği açıkça itiraf edenlerden oldu: "Selahattin Demirtaş'ın 'Seni başkan yaptırmayacağız!' sözleri gerilimi başlattı. AK Parti varsa çözüm süreci var. Ama sen AK Parti’yi de devireceksin, sonra diyeceksin ki AK Parti gel yap. HDP oyun, adeta kumar oynadı. Barajı geçmek için kirli bir işbirliğine girdi ve süreci feda etti." Bugün yaşanan ölümlerin sebebi bu sözleri söyleyenlerdir.


Erdoğan’ın, sermayenin bu savaşına karşı, her zamankinden daha çok işçi sınıfının kardeşliğine ihtiyacımız var. Zira tüm işçi ve emekçilere düşman olan Erdoğan ve AKP iktidarı başka türlü gitmeyecek. Bütün yaşananlara rağmen, biz devrimciler barış taleplerimizi sabırla her yerde haykırmaya devam edeceğiz.

İstanbul'dan İMD'li Bir Üniversite Öğrencisi

Hindistan’da 150 Milyon İşçi Grevde!



Hindistan belki de dünyanın en büyük grevine tanıklık ediyor!

Uzun yıllardır İngiltere’nin sömürüsü olan ancak 1947’de bağımsızlığını kazanan ve en son 2013 verilerine göre ortalama 1,252 milyar nüfusa sahip olan ucuz işgücünün cenneti olarak kabul edilen Hindistan 2 Eylül’de belki de dünyanın en büyük grevine (150 milyon işçi) tanıklık etti.


Birbirinden farklı dinlerin ve uygarlıkların beşiği olarak kabul edilen bu büyük ülke şimdi kendi tarihine önemli bir sayfa daha ekliyor. Hükümetle sendikalar arasındaki görüşmelerin kesilmesi ve hükümetin iş kanununda yaptığı değişiklikler nedeniyle her sektörden milyonlarca işçinin katılımıyla dünyada geniş yankılar bulan bir grev gerçekleşti. Destekleyen sendikalar ülke başkanı olan Modi’nin 16 yıllık iktidarı boyunca işçi sınıfına gerekli önemi vermediğini, kapitalistlerin işçileri sömürdüğünü ve Modi’nin başkanlığının büyük bir hayal kırıklığı yarattığını belirttiler. 


Hükümetin iş kanununda yaptığı değişikliklere karşı çıktıklarını belirten sendikalar, hükümete 12 maddelik bir talep listesi sunduklarını ancak yapılan görüşmelerden hiçbir sonuca varılmamasının ülkedeki işçileri ayaklandırdığını ve grev kararı aldıklarını dile getirdiler.


Dünya üzerinde gün geçtikçe büyüyen grev dalgası bugün burjuvaziyi ve ona kucak açanları ciddi anlamda sarsıyor. Bu nedenle bir yandan şiddet yoluyla grevleri bastırmaya çalışıyor bir yandan da bu grevlerin daha fazla yayılmaması için elinden gelen tüm çabayı gösteriyor. İşçilerin yarattığı ayaklanma dalgası bugün günümüzde her yerde derin sarsıntılara neden olurken bir yandan işçi sınıfının kendi gücünü görmesini de sağlamış oluyor. Ülkemizde ve dünyada yaşanan grevler her gün yeni bir bilinç sıçramasına yeni bir mücadeleye gebe olmaya devam ediyor. İşte tam da bu yüzden Hindistan’da yaşanan 150 milyonluk işçi grevi çok önemli bir yere oturuyor. Biz Marksistlerin görevi bu grevleri her yerde ve her zaman desteklemek, diğer işçilere dünyada olan grevleri anlatmak ve onlara asıl gücün kendilerinde olduğunu göstermektir.

Yaşasın Enternasyonal Dayanışma! Yaşasın Hindistan İşçi Grevi!


                                      İstanbul'dan İMD'li Bir Kadın İşçi

24 Temmuz 2015 Cuma

Diren Çağla, Yoldaşların Seninle!

20 Temmuz Pazartesi günü Suruç’taki Amara Kültür Merkezi'nde düzenlenen bombalı saldırıda 32 güzel insanı kaybettik. Ölenlerin yanında 100’ü aşkın yaralı vardı. Yaralılar, ölenlerin acısının yanında umuda tutunmamızı sağladı. Onların gelişen sağlık durumları tüm duyarlı insanlar tarafından an ve an takip edilir oldu. “Ölüyoruz, sürekli biz ölüyoruz.” derken hastaneden gelen güzel haberler içimize ışık oldu. Saldırıda çekilen fotoğraflar ve videolar insanın dayanabileceği türden değildi. Tanıdık birini görme korkusu ile bakılan bu resimlerde ağır yaralı olan umudun doktoru Çağla, burjuva medyanın asılsız “öldü” haberlerine karşı mücadeleye devam etti. Urfa'da ilk tedavisi yapılan, pek çok ağır ameliyatı atlatan Gezi’nin genç doktoru Çağla yoldaş, dün solunum makinesinden çıkarıldı, akşam saatlerinde ise tedavisinin devamı için bir ambulans uçakla İstanbul'a sevk edildi.

Çağla yoldaşımızla daha bundan birkaç gün önce Geleneksel İMD Kampı’nda birlikte gülüp eğlenmiştik. Yoldaşımız; mesleğini dil, din, ırk tanımadan icra etmek, sınırları aşmak, Kobanê’ye götürmek istedi. Kampta çocukların ablası olmuştu. Çocuklarla o kadar çok vakit geçiriyordu ki, minikler ortalıkta “Çağla abla bize makyaj yapsana” diye dolaşıyorlardı. Suruç‘ta kaybettiğimiz yoldaşlarımızın tek amacı çocuklara oyuncak götürmek, Kobanê’yi yeniden inşa edip, dünyayı güzelleştirmekti. Bugün Çağla Seven ve katliamdan sağ çıkan diğer yoldaşlar umutsuzluk içinde kaybolmamamız için direngenliğiyle bize ışık oluyorlar.


Çağla Urfa’dan,  mezun olduğu Çapa Tıp Fakültesi’ne getirildiğinde oradaydık. Hastane önü çok kalabalıktı. Ambulanstan indirilirken acı içinde olduğu belliydi, ancak kalabalığı görünce, alkışları duyunca güçlükle elini kaldırıp bizleri zafer işaretiyle selamladı. 12 ünite kanı akıtıldıktan sonra uyandığında yaptığı zafer işareti mücadelemize güneş oluyor. Annesinin metanetli duruşu, Çağla’nın yanına gelen sevenlerine güç veriyor.

Çağla yoldaş hastaneden taburcu olana kadar gece gündüz nöbet tutmaya devam edeceğiz.


Bu katliamı, yapanları, yaptıranları asla unutmayacağız! Kaybettiğimiz o güzel insanları asla unutmayacağız! Bu olay iki gün üzülüp unuttuğumuz bir şey olmayacak asla. Şimdi tüm devrimcilere düşen görev daha sıkı daha büyük bir güçle mücadeleye sarılmak olmalıdır. Şimdi tüm ezilenlere düşen görev asla pes etmeden yılmadan bizi öldüren AKP’ye ve bu sisteme karşı örgütlü bir mücadele ağı örmek olmalıdır. Her umutsuzluğa kapıldığımızda, her yorulduğumuzda, kişisel hayatımızın dertlerine kendimizi her kaptırdığımızda 32 canımızın fotoğraflarına bir daha bakalım; içimiz yansa da, gözlerimiz yaşarsa da bakalım ve ayağa kalkalım! 

Bu düzeni yıkana dek, artık oyuncak götürenlerin, ekmek almaya gidenlerin ölmeyeceği; yaşayanların insanca bir hayat süreceği bir düzen kurana dek “iyi değiliz, iyi olmayacağız, iyi olmayın lütfen!”

                                                                                          
                                                                                      İstanbul'dan İMD'li yoldaşları



13 Temmuz 2015 Pazartesi

Kas Hastalıkları Derneği’nin Ranta Karşı Mücadelesi Sürüyor

Kas Hastalıkları Derneği’nin Yeşilköy’deki yeri 1992’de büyükşehir belediye başkanı SHP’li Nurettin Sözen tarafından kendilerine verilmişti. Bu derneğin parçası olan insanlar kendi katkılarıyla ve çeşitli yardımlarla bu binayı kurup güzelleştirdiler. 

Kas Hastalıkları Derneği(Kas-Der) kamuya yararlı sivil toplum kuruluşudur. Kaslarında erimeler olan engelli insanların fizik tedavi rehabilitasyonu uygulanan ve engellilerin psikolojik olarak birbirlerine adapte, dayanışma içinde  olduğu bir yerdir. 

Her şey yolunda giderken bu ülkenin yönetimine gelen AKP ve İstanbul büyükşehir belediye başkanı AKP’li Kadir topbaş, dernek yerine göz koydu, 2009’da binayı yıkmak için dernek yönetimine tebligat gönderdiler. Dernek yerini rant olarak gören belediyenin bu tutumuna karşı, 2009’da büyük bir kitleyle oraya gittik, toplandık. Yeşilköy boyunca yürüyüş yaptık, dernek binasını yıkıma karşı korumak için direndik. Bu durumu gören belediye geri adım attı. Bu tür yıkımlar için bir kaç defa daha denemek istedilerse de, tepkiler karşısında geri çekildiler.


Fakat belediye bu sefer kararını kesin yerine getireceğini, polis ve zabıta gücüyle önlem alarak gösterdi. Bunu gören engelli dostlar bir gün önceden binada sabaha kadar nöbet tutular. Sabaha kadar polis ekipleri arkadaşları rahatsız ettiler, “provokasyona gelmeyin, ne gibi kararlar aldınız, buna gücünüz yetecek mi?” vb. sözlerle nöbetteki arkadaşları taciz ettiler. Biz de 7 Temmuz 2015 tarihinde sabah 9-10 gibi dernek önünde toplandık, tekerlekli sandalyedeki engelliler kendilerini dernek binasının önüne zincirle bağladılar. Bütün basın oradaydı. Saat 12’ye doğru büyükşehir belediyesi geri adım attı. Şifahen söz verdiler, yıkmayacağız dediler. Fakat dernek yöneticileri yazılı belge istediler, onlarsa vermediler. Yıkım şimdilik durduruldu. Ama direniş devam edecek.

KAS'ımızın son damlasına kadar direneceğiz!

                                                                          İstanbul'dan Kas-Der'li ve İMD'li engelli bir işçi

AKP-MHP: Savaş Hükümeti

AKP’nin uzunca bir süredir yürüttüğü diktatörlük politikası, Gezi’den sonra gitgide sarsılmaya başlamış ve buna bağlı olarak da mevcut iktidarının elinden gidebileceğini gören AKP, şiddeti daha da körüklemiş, onlarca insanın ölmesine, yüzlerce insanın da yaralanmasına neden olmuştur. Kendi tabanında bile zaman içerisinde oluşan çatlaklar nedeniyle AKP, yerleştirmeye çalıştığı zihniyetini yavaş da olsa yitirmeye başlamıştır. Bunun en önemli kanıtı, kendi adamlarının Erdoğan’ın yaptığı yanlışları artık açık bir şekilde dile getirmeleri olmuştur. Öyle ki daha sonra keskin laflarla dile getirdiklerinden bugün ya vazgeçmişler ya da söylemlerini yumuşatmışlardır.

AKP’nin son birkaç yıldır yaratmış olduğu kutuplaşma, 7 Haziran seçimlerine kadar son hızla devam etti. Hattâ bununla yetinmeyen Erdoğan, cumhurbaşkanı olduğunu unutup, başbakanlık görevini de üstelenerek meydanlara indi ve oy toplamaya çalıştı. Böylece Davutoğlu’nun aslında sadece bir kukla olduğu ve hiçbir söylemde yetkin olmadığı da açıkça görüldü.  Kendini ülkenin her şeyi ilan etmiş bir diktatörden de zaten başka türlüsü beklenemezdi. Oy toplama girişimlerinde diğer partilere yaptığı saldırılar ve katliamların işe yarayacağını uman Erdoğan, seçim sonunda istediğini elde edemedi, AKP tek başına iktidar olamadı. 7 Haziran sonrasında halkın iradesiyle hezimete uğrayan AKP, tutunduğu şiddet tavrının ters teptiğini öyle de böyle de görmüş oldu. Bu nedenle de sözde ılımlı bir havaya büründü ve ortaya çıkan sonucu, “Herkes milletin takdirine saygı göstermek zorundadır. Seçim sonuçları milletimizin tek bir partinin iktidara gelmesine imkân sağlamayan bir siyasi tablo takdir ettiğini gösteriyor. Bu tabloyu siyasi partilerin hepsinin de doğru şekilde okumasını temenni ediyorum.” şeklinde değerlendirmek zorunda kaldı. Halkın istediği anda kendisini alaşağı edebileceğini ve "%50’yi zor tutuyorum" dediği tabanın aslında olmadığı tokat gibi hem kendi yüzüne hem de yandaşlarına çarpmış oldu. Bunu hem kendi partisi içerisinde yer alan kitleden hem de yandaş medya yazarlarının söylemlerinden görebiliyoruz.

Seçimlerden sonra konuşulan koalisyon tartışmaları gün geçmiyor ki alevlenmesin. AKP-MHP, AKP-CHP koalisyon söylentilerinin havada uçuştuğu bir dönemde, MHP ile olan yakınlığı, acaba MHP ile mi koalisyon kuracak düşüncesini yaratmış olsa da ortada şimdilerde CHP ile koalisyon tartışmaları dönüyor. AKP ile MHP koalisyonunun bir savaş koalisyonu olacağını defalarca dile getirmiştik. Gerek çözüm sürecine olan yaklaşımlarından gerek de Kürt halkına olan düşmanca tavırlarından dolayı MHP gibi bir partinin içerisinde yer alan Türkiye’nin 80’lerden bile daha kanlı bir hale gelebileceğini ön görmemek mümkün değil. Seçimlerden önce AKP ile kesinlikle koalisyon yapmayacaklarını belirten Bahçeli, (1) seçimden sonra tipik bir burjuva partisi gibi davranıp, “aman koltuk canım koltuk” edasıyla AKP ile koalisyon kuracaklarının sinyalini fazlasıyla verdi. Hatta vermekle yetinmedi, seçim öncesi yolsuzluk soruşturmalarının ve Erdoğan’ın Çankaya köşküne dönmesinin kırmızı çizgileri olduğunu söyleyen MHP, bugün Erdoğan'ın Çankaya'ya dönmesinin ve dört eski bakanın Yüce Divan'a gönderilmesinin olmazsa olmazları olmadığını söyledi. (2)

En sonu daha dün Bahçeli, “MHP, Türkiye'nin istikrarsızlık yaşamaması için fedakârlık gösterecektir ”dedi.

Vatan, millet adına yıllarca Türkiye’de hem solcuları hem de Kürt, Ermeni, Alevi ve daha birçok insanı katleden bir zihniyete sahip bir partinin şu anki tutumu aslında bu konudaki çizgilerinin tutarlılığını da ortaya koymuyor değil. Ancak devir eski devir değil. Gün geçmiyor ki her gün yeni bir şeyler yaşanmasın. Roboski’de, Kobanê’de olanları görmezden gelerek, “vatan savunuculuğu” yapılamayacağı görülüyor. Bu nedenledir ki çözüm sürecini toptan kaldıramayacağını anlayan MHP, çözüm süreci yerine “demokratikleşme” gibi isimlerin kullanılmasından hiç rahatsız değil. Bir şeyin ismini değiştirdiklerinde cismini de değiştirebileceklerini sanıyorlar. Demek ki o kadar da kırmızı değilmiş çizgileri, demek ki koltuk sevdası uğruna her şey, her yol mubahmış. Aslında merak ettiğimiz MHP tabanının bu konuda ne düşündüğü. Fazlasıyla sessiz olmalarını ve MHP’nin kırmızı çizgilerinden jet hızıyla dönmelerini nasıl görüyorlar acaba? Sanırım hep beraber yaşayıp, göreceğiz. Yeniden yineliyoruz, ortada reddedilmeyecek bir gerçek var ki o da MHP’nin AKP’ye karşı tutumunun, sırf koltuk sevdası uğruna 180 derece dönmüş olması.

Neredeyse her gün koalisyon tartışmalarına bir yenisi ekleniyor. MHP lideri Bahçeli şimdi de işi anaokul seviyesine indirerek tartışmaların boyutuna bir yenilik kazandırdı. HDP’nin CHP adayı olan Baykal’ı desteklemesine karşı, kendilerinin kesinlikle destek vermeyeceğini söylemesini ve her platformda “HDP varsa biz yokuz” söyleminde bulunmasını partisinin ne kadar ciddiye alınabileceğini gösteriyor. (3) Siyaset yapmaktan tamamen uzak bir anlayışla hareket eden MHP’nin bu tutumunu devam ettirmesi maalesef ki burjuva demokrasisine göre mümkün değil. Öyle ya da böyle HDP ve onun çizgisindeki tüm oluşumları kabul etmek zorunda kalacaktır. Yani ya bu deveyi güdecek ya da bu diyardan gidecektir. MHP’nin bu tutumlarına karşı HDP’nin her seferinde barış söyleminin sürdürülmesini asla yabana atmamak gerekiyor. Kindar bir zihniyet yerine, her söylemi olgunlukla karşılıyor ve sürecin işleyebilmesi için “Biz, MHP ile ülkemizin her sorununu aynı masada konuşmaya hazırız.” diyebiliyor. HDP’yi desteklediğimiz kadar birçok konuda da eleştirebiliriz ancak bu sözünün önemli bir yere sahip olduğunu asla göz ardı edemeyiz. Çünkü bu söylemler %13’lük bir destekle meclise girebilmesini sağlamıştır.

“Vatan, millet, Sakarya!” savunucusu MHP, AKP ile birlikte bir savaş hükümeti kurmanın yollarını arıyor. “Ülkesini gerçekten savunduğunu” iddia eden bir partinin ülkede kardeşi kardeşe düşürecek söylemlerde bulunup, kargaşa yaratmaya çalışması ciddi anlamda sorgulanmalıdır. Kürt halkını, yıllarca ülkeyi parçalamaya çalışmakla suçlayanlar bugün HDP'nin “ülke bütünlüğünü” MHP'den daha çok savunduğunu görmek zorundalar. Her yerde, her platforma Türkiyelileşme olarak bahsettikleri oluşumu hala anlamayanlar, savaş çığırtkanlığından başka bir şey yapmıyorlar. Sokaklarda Kürt, Ermeni, Alevi, LGBTİ avına çıkmış şovenistlerle ülke çok daha kanlı olacaktır. Zaten kandan beslenen bu kafaların istediklerini vermemek ve buna karşı savaşmak biz Marksistlerin en önemli görevlerinden biridir.

Bugün Kobanê’de ve sınırda yaşanan katliamlara sessiz kalmak, “onlar Kürt, bizden değil” demek ülkeyi tam bir kaosa sürükleyecektir. Yanı başımızda katliamlarını sürdüren ve elini kolunu sallaya sallaya, TC askerlerinin gözü önünde mayın döşeyen (4) katil IŞİD’in ortak düşman olduğu bilinmelidir. Kışkırtma ve yalan haberlerle oradaki halkı ve toprakları canı pahasına koruyanlara karşı nefret ve linç kampanyası başlatanlar bunun bedelini çok ağır ödeyecekler ve maalesef bize de ödeteceklerdir. İçimize yıllardır yerleştirilen nefret tohumlarından bir an önce vazgeçmeli, halkların kardeşliğine sahip çıkmalıyız.

Biji Bratiya Gelan!
Yaşasın Halkların Kardeşliği!
Kobanê’de düşene, dövüşene bin selam!


                                                                                                           İstanbul'dan İMD'li bir işçi

Kaynak: