8 tane polisin 1
kadın öğrenciyi yumurtalı terör eylemine girişmesin diye yaka paça götürdüğü
rejime ileri demokrasi denir.
Yumurta
teröristlerin en önemli silahlarından biridir. Gaz bombası, cop, tazyikli su
gibi sağlığa zararlı olmayan masum terbiye etme araçlarına benzemez. Adamı
sakat bırakır, hattâ öldürür. Yumurtayı asi ve tuzağa
düşürülmüş, kandırılmış gençler, genellikle tek derdi “ülkemizin”
büyümesi, refaha kavuşması olan devlet büyüklerimize ve sokağa yeni çıkan
polislere caydırmak için atarlar. Öldüresiye yumurtalarlar,
acımasızca. Yumurtanın verdiği hayati tehlike, hiç bir zaman halkın yararına,
asayişi sağlamaya katkı olsun diye oraya buraya koyulan mobeselere falan
takılmaz. Ne bu vahşi saldırılar, ne de ömründe karıncayı bile
incitmemiş, vatandaşın cebinden çıkan tek kuruşu bile haksız yere cebine
indirmemiş devlet adamlarımızın saldırılar sonrası mağduriyeti “terörist”
öğrencilerden yana olan medyada yankı bulmaz! Bu kadar demokrasi
işçiye-öğrenciye fazladır!
Geçen gün, anneannem vefat ettikten sonra ilk defa
hastaneye gittim. Sözde “yenilendi, artık çok daha iyi” denilen hastane
koşulları bana ne kadar da “yeni” olduğunu gösterdi. Numara aldıktan sonra
30-45 dakika bekliyorsunuz. Çok hastasınız, ölüyorsunuz, ama yine de kuyrukta bekliyorsunuz.
Hayır, tek kötü durumda olan ben değilim, en az 50-60 hasta var, saat öğle
arasına yaklaşınca doktor dışarıya çıkıp kaç hasta var, ona göre öğle arasına
gireceğini hesaplıyor. Bir emekçi olarak o da haklı, dakika başına en az 5
hasta bakmakla yükümlü ve hatta ne kadar hızlı tedavi ederse o kadar puan
alacağı söyleniyor.
Bu düzen içerisinde yaşamak, hasta olduğunuzda
iyileşmek oldukça zor. Bir an çıkıp gitmeyi düşünüyor insan… para verip özel
hastaneye gidebilir hale geliyor… ve en iyi tedavi şekli de bu! Anneannem o
kadar yıl hastanelere gidip geldi ve sağlığı artık buna müsaade etmedi... Bekleyen
hastaların kızgınlıkları buraya gelince daha kötü olduklarını anlatmaları vs.,
insan daha da doluyor.
Yaşadığımız bu düzen içerisinde insanların en temel
ihtiyaçları olan eğitim ve sağlık hakkı ve anayasanın da en önemli ilkelerinden
olan yaşama hakkı nerede kalıyor?
Cezaevinde
bulunan 700’ü aşkın Kürt tutsağın 12 Eylül’den bu yana sürdürdükleri açlık
grevi bugün 59. gününe girerken, 4 gün önce 10 bin tutsağın daha açlık grevine
başlaması ve bunun yanı sıra dışarıda açlık grevlerine olan desteğin büyümesi,
Kürt halkının bu direnişini güçlendirmiş ve devleti Kürt sorununun çözümü
konusunda iyice köşeye sıkıştırmıştır.
Anadilde
eğitim, anadilde savunma, Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması gibi Kürt
sorununun çözümünde kilit öneme sahip olan bu taleplerin kabul edilmesi ve
ölümler başlamadan bu sorunun çözülmesi için ülke genelinde ciddi bir kampanya
başlatılmıştır. Bugünlerde soruna duyarlı olan herkes “Ölüm değil, çözüm
istiyoruz!” diye haykırıyor. Sorunun çözümü için akademisyenler imza kampanyası
düzenliyor, sanatçılar çözüm çağrısında bulunuyor, öğrenciler cezaevindeki
tutsakların direnişine destek olmak için açlık grevlerine başlıyor, ülke genelinde
sürekli eylemler yapılıyor. Toplumun geniş bir kesimi içerisinde bu konu
konuşulmaya, tartışılmaya başlanıyor.
Gelinen
nokta, sorunun çözümüne yaklaştığımızı, ancak AKP hükümetinin, itibarını
sarsmadan, kitlesini kaybetmeden sorunu nasıl çözeceğini düşünmeye başladığı
bir süreci işaret ediyor.
Ancak AKP
hükümeti bunları düşüne dursun, ne Kürt halkının ne de Kürt halkının haklı
taleplerini savunanların kaybedecek bir dakikası bile kalmamıştır. Ölümler
başlamadan çözüme gidilmesi için, demokratik sorunları çözmekten aciz olan
burjuva hükümete hiç bir şekilde güvenilmemekte ve onu çözüme itmek için
verilen mücadele devam etmektedir.
Daha önce
Ankara Üniversitesi, Boğaziçi Üniversitesi ve Galatasaray Üniversitesi’nde
öğrencilerin başlattığı açlık grevi ODTÜ’de de 1 Kasım’dan bu yana devam
etmektedir. ODTÜ öğrencileri 8 gündür sürdürdükleri süresiz, dönüşümlü açlık
greviyle cezaevindeki tutsakların taleplerinin kabul edilmesini ve Kürt
sorununda çözüme gidilmesini talep ediyorlar ve talepler karşılanmadan,
cezaevlerindeki açlık grevleri son bulmadan bu eylemlerini
sonlandırmayacaklarını dile getiriyorlar. Yurtlar bölgesine kurulan direniş
çadırı her geçen gün öğrencilerin, öğrenci topluluklarının ve akademisyenlerin
desteğiyle büyüyor, güçleniyor. Direniş çadırından şu sloganlar yükseliyor:
Geçen hafta
Bertolt Brecht’in Carrar Ana’nın
Silahları adlı oyuna gittik dernekçe. “Kısa ama öz” denilen cinsten bir
anlatım izledik. Oyun İspanya İç Savaşı günlerini bir annenin gözünden
aktarmaya çalışıyor. Oyunun ayrıntılı değerlendirmesine Militan’danulaşılabilir.
Ben burada kendi hissettiğim duygulardan bahsedeceğim.
İspanya İç
Savaşı benim için hep heyecan verici bir olay oldu. Her bahis konusu olduğunda
bir heyecan kaplıyor içimi. “O günlerde olsaydım?” sorusuna kaptırıveriyorum
kendimi…
Çeşitli
muhakemeler geliyor insanın aklına. Faşist Franco’nun ordusuna karşı, İspanya
proletaryası ve enternasyonalist yoldaşları -Stalinist diktatörlüğün elinde can
çekişen işçi devriminin seyirciliğinde- bir ölüm kalım savaşı veriyor. Tabloyu
anarşistlerin, o üstünü kazıdığınızda ortaya çıkan kesif liberalizm kokusu
tamamlıyor. Bu şartlar altında “ben olsaydım ne yapardım?” diyorum hep kendi
kendime.
Toprak ve Özgürlük (Land and Freedom) filminde olduğu gibi “ben de cepheye giderdim”
diye cevaplıyorum bu soruyu. Öyle ya da böyle mutlaka orada olmak
isterdim. Yaşamı, yaşamayı ciddiye alarak, severek giderdim. Nazım’ın
bahsettiği gibi:
Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani, o derece, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut, kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de, hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel,
en gerçek şeyin yaşamak olduğunu bildiğin halde.
İşte ben,
devrimciliğin en parlak noktasının, o hiç tanımadığın, yüzünü bile görmediğin
insanları düşünerek kavgaya atılmak olduğunu düşünüyorum. Ekim Devrimi’nin
yıldönümü olan bugün nice devrimci savaşta beraber çarpışmak dileğiyle…
İMD olarak 4 Kasım Pazar
günü, Aksaray’da, “Ölüm Değil Çözüm İstiyoruz!” demek üzere Açlık Grevine
Destek eylemindeydik.
Kolluk kuvvetleri
yürüyüşe ve basın açıklamasına izin vermediği gibi henüz kitlenin
toplanamadığı, slogan dahi atmadığı ara sokakları da gaza boğdu. Saldırmadan
önce “kameraları kapatın!” komutu verdi ve saldırıları neticesinde sivil halk,
özel araçlar ve esnaf da büyük zarar gördü.
Eylem, gaz ve suya
maruz kalan Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku vekillerinin BDP Fatih İlçe
binasında yaptığı basın açıklamasıyla son buldu.
Başbakan geçtiğimiz
hafta açlık greviyle ilgili önce “Adalet bakanımı gönderdim, durumları gayet
iyi. Açlık grevi diye bir şey yok, gizli gizli yemek yiyorlar. Gerekirse müdahale
edilir” demiş, sonra açlık grevinde yalnızca bir kişinin olduğunu iddia edecek
kadar pervasızlaşmıştı!
Görülen o ki başbakan
açlık grevindekileri sessiz kalarak ölüme terk etmenin yeterli olmadığını
görerekgecikmeden kastettiği müdahaleyi
uygulamaya koyuyor; Kitleyi gaz ve suya boğmak, şiddet uygulamak, onlarca
kişiyi gözaltına almak!
Açlık grevinde kritik
günlere girmiş olan siyasi tutsakların mücadelesinde yanlarındayız.