15 Kasım 2012 Perşembe

Ders 1: "İleri Demokrasi" Nedir?



8 tane polisin 1 kadın öğrenciyi yumurtalı terör eylemine girişmesin diye yaka paça götürdüğü rejime ileri demokrasi denir.
 
 
 Yumurta teröristlerin en önemli silahlarından biridir. Gaz bombası, cop, tazyikli su gibi sağlığa zararlı olmayan masum terbiye etme araçlarına benzemez. Adamı sakat bırakır, hattâ öldürür. Yumurtayı asi ve tuzağa düşürülmüş, kandırılmış gençler, genellikle tek derdi “ülkemizin” büyümesi, refaha kavuşması olan devlet büyüklerimize ve sokağa yeni çıkan polislere caydırmak için atarlar. Öldüresiye yumurtalarlar, acımasızca. Yumurtanın verdiği hayati tehlike, hiç bir zaman halkın yararına, asayişi sağlamaya katkı olsun diye oraya buraya koyulan mobeselere falan takılmaz. Ne bu vahşi saldırılar, ne de ömründe karıncayı bile incitmemiş, vatandaşın cebinden çıkan tek kuruşu bile haksız yere cebine indirmemiş devlet adamlarımızın saldırılar sonrası mağduriyeti “terörist” öğrencilerden yana olan medyada yankı bulmaz! Bu kadar demokrasi işçiye-öğrenciye fazladır!

14 Kasım 2012 Çarşamba

AKP’nin “İyileştirdiği” Sağlık Sistemi



Geçen gün, anneannem vefat ettikten sonra ilk defa hastaneye gittim. Sözde “yenilendi, artık çok daha iyi” denilen hastane koşulları bana ne kadar da “yeni” olduğunu gösterdi. Numara aldıktan sonra 30-45 dakika bekliyorsunuz. Çok hastasınız, ölüyorsunuz, ama yine de kuyrukta bekliyorsunuz. Hayır, tek kötü durumda olan ben değilim, en az 50-60 hasta var, saat öğle arasına yaklaşınca doktor dışarıya çıkıp kaç hasta var, ona göre öğle arasına gireceğini hesaplıyor. Bir emekçi olarak o da haklı, dakika başına en az 5 hasta bakmakla yükümlü ve hatta ne kadar hızlı tedavi ederse o kadar puan alacağı söyleniyor.
Bu düzen içerisinde yaşamak, hasta olduğunuzda iyileşmek oldukça zor. Bir an çıkıp gitmeyi düşünüyor insan… para verip özel hastaneye gidebilir hale geliyor… ve en iyi tedavi şekli de bu! Anneannem o kadar yıl hastanelere gidip geldi ve sağlığı artık buna müsaade etmedi... Bekleyen hastaların kızgınlıkları buraya gelince daha kötü olduklarını anlatmaları vs., insan daha da doluyor.
Yaşadığımız bu düzen içerisinde insanların en temel ihtiyaçları olan eğitim ve sağlık hakkı ve anayasanın da en önemli ilkelerinden olan yaşama hakkı nerede kalıyor?

9 Kasım 2012 Cuma

ODTÜ'de Süresiz, Dönüşümlü Açlık Grevi

Cezaevinde bulunan 700’ü aşkın Kürt tutsağın 12 Eylül’den bu yana sürdürdükleri açlık grevi bugün 59. gününe girerken, 4 gün önce 10 bin tutsağın daha açlık grevine başlaması ve bunun yanı sıra dışarıda açlık grevlerine olan desteğin büyümesi, Kürt halkının bu direnişini güçlendirmiş ve devleti Kürt sorununun çözümü konusunda iyice köşeye sıkıştırmıştır.
Anadilde eğitim, anadilde savunma, Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması gibi Kürt sorununun çözümünde kilit öneme sahip olan bu taleplerin kabul edilmesi ve ölümler başlamadan bu sorunun çözülmesi için ülke genelinde ciddi bir kampanya başlatılmıştır. Bugünlerde soruna duyarlı olan herkes “Ölüm değil, çözüm istiyoruz!” diye haykırıyor. Sorunun çözümü için akademisyenler imza kampanyası düzenliyor, sanatçılar çözüm çağrısında bulunuyor, öğrenciler cezaevindeki tutsakların direnişine destek olmak için açlık grevlerine başlıyor, ülke genelinde sürekli eylemler yapılıyor. Toplumun geniş bir kesimi içerisinde bu konu konuşulmaya, tartışılmaya başlanıyor.
Gelinen nokta, sorunun çözümüne yaklaştığımızı, ancak AKP hükümetinin, itibarını sarsmadan, kitlesini kaybetmeden sorunu nasıl çözeceğini düşünmeye başladığı bir süreci işaret ediyor. 

Ancak AKP hükümeti bunları düşüne dursun, ne Kürt halkının ne de Kürt halkının haklı taleplerini savunanların kaybedecek bir dakikası bile kalmamıştır. Ölümler başlamadan çözüme gidilmesi için, demokratik sorunları çözmekten aciz olan burjuva hükümete hiç bir şekilde güvenilmemekte ve onu çözüme itmek için verilen mücadele devam etmektedir.
Daha önce Ankara Üniversitesi, Boğaziçi Üniversitesi ve Galatasaray Üniversitesi’nde öğrencilerin başlattığı açlık grevi ODTÜ’de de 1 Kasım’dan bu yana devam etmektedir. ODTÜ öğrencileri 8 gündür sürdürdükleri süresiz, dönüşümlü açlık greviyle cezaevindeki tutsakların taleplerinin kabul edilmesini ve Kürt sorununda çözüme gidilmesini talep ediyorlar ve talepler karşılanmadan, cezaevlerindeki açlık grevleri son bulmadan bu eylemlerini sonlandırmayacaklarını dile getiriyorlar. Yurtlar bölgesine kurulan direniş çadırı her geçen gün öğrencilerin, öğrenci topluluklarının ve akademisyenlerin desteğiyle büyüyor, güçleniyor. Direniş çadırından şu sloganlar yükseliyor:
Ölüm Değil, Çözüm İstiyoruz!
Yaşasın Zindan Direnişimiz!
BijÎ Berxwedane Zindana!
ODTÜ'den Bir İMD'li


7 Kasım 2012 Çarşamba

Dernekçe "Carrar Ana’nın Silahları" Oyununa Gittik - İspanya İç Savaşı'nda Ben Olsam Ne Yapardım?



Geçen hafta Bertolt Brecht’in Carrar Ana’nın Silahları adlı oyuna gittik dernekçe. “Kısa ama öz” denilen cinsten bir anlatım izledik. Oyun İspanya İç Savaşı günlerini bir annenin gözünden aktarmaya çalışıyor. Oyunun ayrıntılı değerlendirmesine Militan’dan ulaşılabilir. Ben burada kendi hissettiğim duygulardan bahsedeceğim.
İspanya İç Savaşı benim için hep heyecan verici bir olay oldu. Her bahis konusu olduğunda bir heyecan kaplıyor içimi. “O günlerde olsaydım?” sorusuna kaptırıveriyorum kendimi…
Çeşitli muhakemeler geliyor insanın aklına. Faşist Franco’nun ordusuna karşı, İspanya proletaryası ve enternasyonalist yoldaşları -Stalinist diktatörlüğün elinde can çekişen işçi devriminin seyirciliğinde- bir ölüm kalım savaşı veriyor. Tabloyu anarşistlerin, o üstünü kazıdığınızda ortaya çıkan kesif liberalizm kokusu tamamlıyor. Bu şartlar altında “ben olsaydım ne yapardım?” diyorum hep kendi kendime.
Toprak ve Özgürlük (Land and Freedom) filminde olduğu gibi “ben de cepheye giderdim” diye cevaplıyorum bu soruyu. Öyle ya da böyle mutlaka orada olmak isterdim. Yaşamı, yaşamayı ciddiye alarak, severek giderdim. Nazım’ın bahsettiği gibi:

Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani, o derece, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut, kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de, hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel,
en gerçek şeyin yaşamak olduğunu bildiğin halde.

İşte ben, devrimciliğin en parlak noktasının, o hiç tanımadığın, yüzünü bile görmediğin insanları düşünerek kavgaya atılmak olduğunu düşünüyorum. Ekim Devrimi’nin yıldönümü olan bugün nice devrimci savaşta beraber çarpışmak dileğiyle…

5 Kasım 2012 Pazartesi

Ölüm Değil Çözüm İstiyoruz



İMD olarak 4 Kasım Pazar günü, Aksaray’da, “Ölüm Değil Çözüm İstiyoruz!” demek üzere Açlık Grevine Destek eylemindeydik.
Kolluk kuvvetleri yürüyüşe ve basın açıklamasına izin vermediği gibi henüz kitlenin toplanamadığı, slogan dahi atmadığı ara sokakları da gaza boğdu. Saldırmadan önce “kameraları kapatın!” komutu verdi ve saldırıları neticesinde sivil halk, özel araçlar ve esnaf da büyük zarar gördü.
Eylem, gaz ve suya maruz kalan Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku vekillerinin BDP Fatih İlçe binasında yaptığı basın açıklamasıyla son buldu.
Başbakan geçtiğimiz hafta açlık greviyle ilgili önce “Adalet bakanımı gönderdim, durumları gayet iyi. Açlık grevi diye bir şey yok, gizli gizli yemek yiyorlar. Gerekirse müdahale edilir” demiş, sonra açlık grevinde yalnızca bir kişinin olduğunu iddia edecek kadar pervasızlaşmıştı!
Görülen o ki başbakan açlık grevindekileri sessiz kalarak ölüme terk etmenin yeterli olmadığını görerek  gecikmeden kastettiği müdahaleyi uygulamaya koyuyor; Kitleyi gaz ve suya boğmak, şiddet uygulamak, onlarca kişiyi gözaltına almak!
Açlık grevinde kritik günlere girmiş olan siyasi tutsakların mücadelesinde yanlarındayız.
Direne direne kazanacağız!
İçeride Dışarıda Hücreleri Parçala!
Biji Bıratiya Gelan!