22 Aralık 2012 Cumartesi

Bir Direniş Şiiri

Bir Aralık sabahıydı.
Gökyüzünde sahte bir güneş,

kapının önünde bekleyen 380 yürek vardı.
Karşı tepelerdeki karın soğuğu,

çoktan ulaşmıştı parmaklarımızın ucuna,
yaşadıklarımız yaşayacaklarımızın habercisiydi adeta.
Poyraz rüzgarının esintisi vursa da yüzümüze.
ellerimizi çıkaramasak da cebimizden,
yüreğimizin sıcaklığı ısıtıyordu bedenimizi.
Açılmayan kapıların ardından okunurken adımız

ses aracından,
Dikenli tel örgülerden bakarken ekmek teknemize,

birbirimizi tanıdığımız ilk sabahtı o sabah.
Havada sis havada soğuk havada hüsran vardı,
duygusaldı gözlerimiz,
dokunsan boşalacaktı yaşlar,

yaktığımız direniş ateşinin güzelliği tutuyordu o yaşları.
Birbirimize olan güvenimizdi tek dayanağımız
ve borçluyduk davamıza.
Birdi kimliğimiz,
kaldırmıştık bütün ayrımları aramızdan,

paha biçilemez bir güzellikti haklılığımıza inancımız.
Bırak boyun bükmeyi göz bile kırpmıyorduk baskılara,
başımız dikti sözümüz bir,
adım adım ilerliyorduk geleceğe.
Bir Aralık sabahıydı,
bir kış cehennemiydi üstümüze örtülen,
bir dönüm noktası.
Ne yağan kar kırabiliyordu direncimizi, ne yağmur,
ve hiç bir oyununa gelmiyorduk sahtekar politikacıların.
Sinter'di kavganın ilk önce adı,

sonra yaydık ülkenin dört bir yanına umudumuzu.
Hiç birimiz yaşamamıştık bu duyguyu,
ama satır satır yazıyorduk tarihi,

ve hiçbir okul oturtmamıştı bu bilinci kafamızda.
Bir Aralık sabahıydı,

sınıfları öğrendiğimiz ilk sabahtı o sabah,
safımızı tuttuğumuz ilk sabah,
ışık saçıyorduk etrafa,
umudunu tazeliyorduk kitlelerin farkında olmadan.
Bizim derdimiz içeriye girip,

işimize aşımıza ekmeğimize sahip çıkmaktı sadece.
Her bir karış toprağında emeğimizin olduğu,
temeline bile alın teri döktüğümüz
Sinterimize geri dönmekti sadece.
Bilmiyorduk gözlerin üzerimizde olduğunu.
Bilmiyorduk direnişleri ardı ardına dokuyacağımızı,
farkında bile değildik olacaklardan,.
bir kıvılcımdı oysa dudaklarımızdan düşen.
Bir Aralık sabahıydı.
Ağlarken bile güldüğümüz sabahtı o sabah.
Umut doluydu bakışlarımız,
habercisiydik insanlığın
ve bir çağrıydı yaptığımız
haksızlıklara karşı.
Çaresizliğin simgesiydik o sabah,
kavgada büyük bir isyandı gözlerimizdeki ateş.
Hiç yenilmedik öfkemize,
yoldaşlığın verdiği güvenle,
hep halaylara vurduk sancımızı.
çok aç kaldık,

hiç paramız olmadı,
tek bir cigarayı dört kişi içtik,
ama hiç satmadık onurumuzu,
gururumuzu hiç bırakmadık elimizden
ve çökmedik hiç dizlerimizin üstüne,
namerde eğmedik boynumuzu.
Bir Aralık sabahıydı.
Niye yaşadığımızı anladığımız ilk sabahtı o sabah,

sorunların ortak olduğunu gördüğümüz ilk sabah.
Birlikte hareket etmek zorunda olduğumuzu gördüğümüz ilk sabah.
17 ayın getirdiklerini gördüğümüz ilk sabahtı o sabah.
Bir Aralık sabahıydı.

Halit Yıldırım

21 Aralık 2012 Cuma

Üniversiteleri AKP’ye Teslim Etmeyeceğiz!


Geçtiğimiz günlerde ODTÜ’de yaşanan, polis (devlet) terörünü bir kez daha protesto etmek için Taksim’de bir araya geldik.

İşçi-öğrenci ele ele Taksim Meydanı’ndan başladığımız yürüyüşte “Tayyip savaş, gençlik barış istiyor!”, “Her yer ODTÜ, her yer direniş!”, “AKP defol, üniversiteler bizimdir!” ve “Üniversitelerimizi AKP’ye teslim etmeyeceğiz!” sloganlarını hep bir ağızdan söyleyerek, Demirören iş merkezinin önüne kadar geldik.

Oturma eylemine başladığımız Demirören iş merkezi önünde sloganlarımızla üniversiteleri asla sermayeye teslim etmeyeceğimizi bir kez daha dile getirdik. Galatasaray Lisesi önüne geldiğimizde, hem tramvay hem de araç yolunu trafiğe kapatarak basın açıklaması gerçekleştirdik. Ardından sloganlarımızdaki gücümüzü ve nefretimizi oluşturduğumuz halaya yansıttık ve uzun bir süre devam eden halayımız ve türkülerimiz eşliğinde eylemimiz buldu.

ODTÜ’de ve her yerde yaşanan polis (devlet) terörünü kınamak için değil, yok etmek için mücadele etmemiz; mücadele etmek için de örgütlenmemiz şart!

Yaşasın örgütlü mücadelemiz!       

İMD’li bir mobilya işçisi

"Acil Durum Anlasana" ve Muhafazakârlaşma


Öğleden sonraları televizyonu açacak olursak aynı program formatında farklı kişilerin sunduğu, bugün ne giyeceğimize karar veren ya da evlenmek istiyorsak en uygun adayı bulabilen programları görmemek mümkün değil. Bu programların ortak özelliği çeşitli yaşlardan çeşitli hayat standartlarından insanların gündelik hayatta yapmaya utanacağı şeyleri “milyonların önünde” yapmaya çekinmemesidir. Eğlendirici yanı, izlerken kendimizi o insanların yerine koyup onlar adına utanıyor oluşumuz sanırım.

Geçenlerde bir evlilik programında pop bir şarkı eşliğinde çeşitli figürlerle dans eden teyzeler gördüm. Hâlbuki düğünlerde bile “ağır olmak lazım” şiarıyla oynamayan başı kapalı ya da açık teyzelerimizin TV şovlarında tuhaf hareketlerle dans etmesine alıştık alışmasına ama çalan şarkıyı birazcık dinleyince şaşırdım doğrusu. Dans eden teyzelerin eşlik ettiği şarkı, son dönemde popülerleşen, acil(!?) bir durumda olan bir adamın gecenin bir köründe sevgilisini eve çağırdığı şarkı. Sözleri toplumumuzun aile yapısına çok da uymuyor: muhtemelen evli olmayan (bir kadın evliyse eğer gecenin bir yarısı elbette ki kocasının yanında olmalıdır!) bir çiftin "aşk çağrısını" (acilmiş!) anlatan, hareketli, kıpır kıpır olan bu şarkı eşliğinde dans eden, bazıları da şarkıya eşlik eden teyzelerimiz…

Tüm bu şamatayı izlerken aklıma Türkiye’nin muhafazakârlaşmasıyla ilgili tartışmalar geldi. “Şeriat mı geliyor?” diyenlerden, daha iyimser birçok görüşe kadar geniş yelpazeli bir tartışma konusuydu bu; halen de sürüyor.  Normalde kızlarının, torunlarının akşam ezanından sonra eve girmeleri konusunda olsun, göbeği açık bluzlar giymeleri konusunda olsun muhtemelen hassas olan bu teyzelerin TV’de, içerikleri "nahoş" ("edebe aykırı") şarkılar eşliğinde dans etmesi bu toplumda kabul görüyor herhalde. Düşünüyorum, acaba nasıl bir muhafazakârlaşmadır bu?

Kanımca muhafazakârlaşma denen şeyi abartmamak lazım, kuşkusuz AKP’yle birlikte artan bir muhafazakârlaşma var, ama bu küçük örnekten de görülebileceği gibi, çelişkilerle dolu ve kesinlikle sınıf mücadelesinin önünde mutlak bir engel değil.
 
Edirne'den İMD'li Bir Tıp Öğrencisi

19 Aralık 2012 Çarşamba

Maraş Katliamı: "Bebeleri Bile Vurdular"

1978 Maraş katliamı, tıpkı Malatya ve Sivas'ta olduğu gibi, önceden haber verilerek gerçekleştirildi. Bunun en bariz örneği, evlerin aylar öncesinden çeşitli bahanelerle işaretlenmiş olmasıydı. 19 Aralık’ta ülkücülerin bulunduğu bir sinemaya bizzat ülkücüler tarafından bomba koyulmasıyla başlayan olaylar günlerce devam etmiş, önce iki solcu öğretmen öldürülmüş, ardından cenazelerde olaylar çıkarılmış, askerin ve polisin, dahası diğer devlet güçlerinin müdahale etmediği, tersine faşistlere destek verdiği olaylar giderek tırmanmış ve 23-24 Aralık’ta tepe noktasına varmıştır. Hedefte yine solcular ve Aleviler vardır. 
Bugün ortalıkta PKK’nin çocuk-bebek katilliğinden, tecavüzcülüğünden dem vurarak prim toplamaya çalışan faşistler, en büyük iğrençliklere başvurdular. Çocukları katlettiler, kadınlara tecavüz ettiler, hamile kadınların karınlarını deştiler, insanları diri diri yaktılar ya da linç ettiler. Üstelik tüm bunlar gizli saklı değil, ayan beyan ortadadır. Öyle ki düzen gazetesi Hürriyet dahi, “Bebeleri bile vurdular” diye manşet atmıştır.
Beş gün süren katliama devlet seyirci kalır (hattâ yıllar sonra, katliamcıların başını milletvekili yaparak ödüllendirecektir). Bugün kitlelere “umut” diye pazarlanan Kılıçdaroğlu’nun ağababası olan başbakan Ecevit’in içişleri bakanı suçu solculara atar ve faşistlerle işbirliği yapar. 
Olayların sonunda korkunç bir tablo ortaya çıkmıştır: Resmi rakamlara göre 11 kişi ölmüş, binin üstünde kişi yaralanmış, yine binin üstünde ev ve işyeri tahrip edilmiş, yakıp yıkılmıştır. Fakat gerçek rakamların bunun çok üstünde olduğu, ölü sayısının yüzlerle ifade edildiği biliniyor. Olayların ardından Alevi nüfusunun çoğunluğu Maraş’ı terk etmek zorunda kalmış, devlet de çeşitli illerde sıkıyönetim ilan etmiştir.
Maraş katliamının sorumlusu "derin devlet" ya da "Ergenekon" değil, burjuvazinin ve onun iktidar organı olan burjuva devletin ta kendisidir. Ergenekon’u 12 Eylül öncesine dayandıranlar, 12 Eylül öncesindeki tüm resmi ve yarı-resmi katliamları bu devletin içindeki bir odağın, “derin devlet”in üzerine yıkarak, bizatihi yüzeyde olan devleti ve burjuvaziyi aklamaya çalışmaktadırlar. Buna gerekçe olarak da, kişilerin, yöntemlerin, örgütlenme ya da eylem tarzlarının vb. hemen hemen aynı olması gösterilmektedir.
Oysa bu benzerliğe karşın arada çok temel bir fark vardır: 12 Eylül öncesindeki (ve sonrasındaki) karşıdevrimci, kontrgerillacı örgütlenme burjuvazinin tamamının desteğini arkasına almıştı. Bu işleri yapan “derin devlet” değil, devletin ta kendisiydi. Burjuvazinin içinde o dönemde yirmibirinci yüzyıla girerken olduğu gibi bir bölünme yoktu. Dahası bölünme olsa bile, burjuvazi bu bölünmeyle uğraşamayacak kadar “meşgul”dü: Tabandan bastıran devrimci işçi hareketi burjuvaziyi daha da yekpare hale getirmişti. O dönemki “Ergenekon”, devletin ve burjuvazinin ta kendisiydi, onun icazetiyle iş görüyor ve sermayenin, ulusal ve uluslararası sermayenin ihtiyaçlarına yanıt veriyordu.
Kaynak ve daha fazlası için, bkz. 

18 Aralık 2012 Salı

Sistem, Pisliğini İnsan İlişkilerine de Bulaştırıyor!


Ben özel bir şirkette temizlik işçisi olarak çalışmaktayım. Geçtiğimiz aylarda ev arama telaşı içerisindeydim. Evimizi satıp yeni bir ev aldığımızdan dolayı böyle bir telaş içerisine girdim. Fakat ev fiyatları çok yüksek olduğundan, çalıştığımız ve halen yaşamakta olduğumuz muhite göre çok daha uzak olan başka bir yerden almamız gerekiyordu. Çünkü paramız bir tek oraya yetiyordu. Aldığımız evin kira bedeli de oturduğumuz yere göre daha düşüktü. Ev aldığımız yere göre eski oturduğumuz yerin kira bedelini karşılayamayacaktık. Maaşımızın dörtte üçünü ev kredisine veriyoruz. Normal şartlarda burada oturabilmem için 200-300 TL üstüne para eklememiz gerekiyordu. Tabii benim seçeneklerim çok kısıtlıydı. Biz de eşimle durumu değerlendirirken içinden çıkamayacağımıza karar verdik.
Bu durumda taşınacağımız ev hem bir tanıdığın evi, hem de bizi depozito kira bedelinde zorlamayacağına inandığımız biri olacaktı. Fakat hiç tahmin ettiğimiz gibi olmadı. Akrabamız bizden hem depozito hem de kira bedelini istemiş ve hiçbir şekilde yardımcı olmamıştı! Biz de yeniden ev aramaya başladık.
Bulduğumuz evler 450-500 TL civarı, sobalı evlerin içleri kötü durumda ve bakımsızdı. Maalesef sistem parası olmayanlara “al sen burada yaşa, sen şurada  otur … o soba gazında bir gün zehirlen, umurumda mı?” diyordu. Günümüzde inşaat sektörü bu kadar gelişmişken ve her geçen gün binlerce ev yapılan bir yerde bu kadar evsizin olması, kötü şartlarda yaşayan bizlerin oturması nasıl bir şey? Bu tam da kapitalizm örneğini teşkil eder. İşçi sınıfının emeğinin üstünde yükselen patronlar, bizler kendi istediğimiz sistemi kurduğumuzda nerelerde oturacaklar çok merak ediyorum!
En sonunda bir ev bulduk… Bahçe içerisinde yer alan bir eve girdik. Orada yaşlı bir kadınla konuşup, durumumuzu anlattık. Akrabamızın yapmadığı iyiliği bize o yaşlı teyze yaptı. Elbette oraya belli bir masraf edecektik. Bu şekilde sisteme bir kez daha lanet okuyordum. Çünkü sistem benim kaderimi kendince yazmıştı ve bunları bana yaşatacaktı. Ben tüm bunların nereden kaynaklı olduğunu bilen işçi olarak panzehirinin ne olduğunu biliyorum. Bu durumda hiç eksilmeyen tek bir umudum var. Yaşadığımız toplumu değiştirmek için dişimle tırnağımla verdiğim mücadele…
Maltepe'den İMD’li Bir Temizlik İşçisi

16 Aralık 2012 Pazar

Beyaz Yakalılara Davamızı Anlatmak


Direksiyonu sağa çevirdim ve araç geniş bir açıyla fabrikanın kapısına doğru yöneldi. “Tüm bu bilgiye sahip olduğun halde bu mesleği seçmiş olman senin için çok zor olmalı” dedi. “Mesleği seçmiş olmak!” Yol boyunca uzun uzun konuşmamıza rağmen finalde kurduğu cümle beni hayal kırıklığına uğratmıştı. En azından meslek seçebilmenin ne denli imkânsız olduğunu anlamış olmasını beklerdim. Hayat, özgürlük, toprak, emek, üretim, din, yurt, millet, demokrasi, terörizm, tarih ve daha birçok konuda onlara göre radikal fikirlerim vardı. Hepsinin doğruluğundan emin olmak için uzunca bir süre sorgulamış ve ikna olmuştum. Aslında hâlâ sorguluyordum. Yeni şeyler öğrenmek, bilgilerimi pekiştirmek, derinleştirmek için büyük bir iştahım vardı. Ancak bu radikal fikirlerle insanlara ulaşamıyordum ve bu gerçekten fena halde canımı sıkıyordu. “Mesleğimi ben seçmedim, ama ne iş yaparsam yapayım karşı durduğum bu sistemin bir parçası olmaya mahkûmum. Aksi halde sistem yaşamama izin vermeyecek.”

Fabrikanın giriş kapısında güvenlik görevlisi bizi durdurdu. Kimlik kontrollü, arama vs. gibi rutin işlemlerin ardından içeriye alındık. Ona polisin, devletin kolluk gücü olduğunu söylediğimde beni anlar gibi olmuştu, ama TSK’ye muazzam bir saygı duyduğu belliydi. İçeri girerken ona arabada, “aslında asker, devletin kolluk güçlerinden bir diğeridir ve asli amacı; devleti yönetimi ve dolayısıyla iktidarı elinde tutan burjuvazinin, yani ezen sınıfın, ezilen sınıfı, yani biz kol veya akıl gücüyle iş yapan ve varlığını yalnızca buna borçlu olan işçi sınıfını baskı altında tutmak için kullandığı araçlardan biridir. Hapishaneler, polis ve ordu aslen bu görevi görür, sistemi ayakta tutmak ve devamlılığını sağlamak için varlar” diyerek acaba çok mu ileri gittim diye düşünüyordum. Kafasındaki Devlet algısının tamamen tersini iddia ediyordum ve benimle “insanlar ezilmesin, kimse sokaklarda yatmak zorunda kalmasın, sağlık ve eğitim elbette ücretsiz olsun” gibi konularda ortaklaşmış olmasına rağmen – ki bu konuda ortaklaşmak kolaydır – iş bu dediklerinin nasıl gerçekleşeceğini konuşmaya ve onun doğru bildiklerini ters yüz etmeye başladığında değişiyordu.

“Bu dediklerin doğru ama ordu bizi koruyor. Terörden koruyor.” Konu birdenbire “terör”e ve dolayısıyla Kürt sorununa kayıveriyordu. İçinden çıkılmaz bir bataklık! Kürt sorunu. Şahsen ben bile hâlâ Kürt sorununun mücadele yöntemiyle ilgili zaman zaman bocalarken ondan “terör”ün normalde ne demek olduğunu anlamasını nasıl beklerdim? Ulusalcılık, milliyetçilik, yurtseverlik gerçekten baş belası ve aşılması çok zor eşiklerdi ve ben insanları ikna edemiyordum. Bir insanı değiştirmeyi ne zamandan beri bu kadar kafama takar olmuştum? Onları kafalarındaki yalan yanlış bilgilerden arındırıp aydınlatmak ne zamandır benim için bu denli önemliydi? Niye insanların fikirlerini bu kadar dert ediyordum? Sanırım bu işi kendime bir misyon olarak belirlemiştim. Sürekli bir “mesaj” iletme kaygısı. Ve çok başarısız oluyordum!

Fabrika bahçesi hiç değilse 4-5 futbol sahası büyüklüğündeydi. Ve girişinde ürettikleri araçlardan birini sergilemiş üzerine “bu fabrikada üretilen ilk araçtır” yazmış ve aracın beyaz renkli kaputunun her bir köşesini aracı üreten işçilere imzalatmışlardı. Çok güzeldi gerçekten. Ona bakarken üreten işçilerin emeğini görebilirdiniz. Başarılı bir PR (halkla ilişkiler) çalışması. İşçilere kuruma karşı bir aidiyet duygusu veriyordu. Ancak içeri girip üst ve orta düzey yöneticilerle bizi neden oraya çağırdıkları hakkında konuşurken gerçekler bir güzel ortalığa dökülüveriyordu: “Efendim maliyetlerimizi azaltmamız lazım”, “şu pazara giriyoruz”, “yeni bir model geliştirdik, testleri bitti. Piyasaya sürdüğümüzde pazarı domine etmeyi bekliyoruz”, “sizi çağırdık çünkü anlık üretim maliyetlerimizi görmek istiyoruz”.

Hepsine ortak olarak şunu söylemek istiyorum: “Peki, neden para kazanmak için üretim yapmak yerine gerçekten insan ihtiyacına yönelik bir şeyler yapmayı düşünmüyorsunuz?” Ne kadar kafa karıştırıcı bir soru değil mi? Öyle bir dünya mı var ki? Neden olmasın? Toplantı bitip de dönüş yoluna geçtiğimizde fabrikadaki proje için ne kadar şansımız olduğunu konuştuk. Gelmiyorlardı. Artık merak etmiyorlar, soru sormuyorlardı. Çevremdeki herkes böyleydi. Hepsi ya burjuva, ya orta sınıf küçük burjuva eğilimli ya da lümpen tiplerdi ve benim dert ettiğim şeyleri dert etmiyorlardı. Hepsi çokbilmişti. Doğru düzgün okumadan, araştırmadan, yaşamadan, daha önce hiç enine boyuna tartışmadan hemen bir teori üreterek yıllarca arkasında durabilirlerdi. “Abi doğru söylüyorsun da, bizim insanımız böyle işte”, “iyi de kaç kişisiniz ki” –bu kesinlikle favorim– “kötülük insanın içinde var”, “insan hep daha fazlasını ister”, “bu iş ancak silahlı mücadeleyle olur, silahlanıp dağa çıkmak lazım”, “o kadar sol örgüt var neden birleşmiyorsunuz”, “ama falanca ülkede refah seviyesi çok yüksek”, “bu sistem böyle, böyle gelmiş böyle de gider”, “birileri sokağa inerse ben de inerim zaten”, “sen de çok çalış, sen de rahat et”, “Devlet o bölgeyi kalkındıracak arkadaş” diye uzayıp giden yüzlerce cümle ve yüzlerce içi boş argüman.

Şimdi ben de “sanırım sorun bende değil, benim çevremde” diyerek kendimi sıyırabilirim, ama öyle olmadığını biliyorum. Bazı yönlerden şanssız olduğum su götürmez bir gerçek, ama görece tuzu kuru çevremi bir avantaja çevirebileceğimi düşünüyorum. Bugün öğle yemeğinde başka iki iş arkadaşımla konuşurken konu her zamanki gibi bir şeylerin ters gittiğinden açıldı. Birinin babası girişimci, yani patron. Onlara şu soruyu sordum: “Gerçekte ne iş yapmak isterdiniz?” Biri “müzikle ilgilenmek isterdim” dedi, diğeri –patron kızı olan– Yeditepe Üniversitesi’nde inovatif otomasyon projeleri yapan bir ekibin üyesi olduğunu ve Avrupa Birliği destekli, insan sağlığına zararı olmayan enerji üretimiyle ilgilendiğini söyledi. Yalnız küçük bir sıkıntısı varmış; “düşüncelerimi ticari olarak değerlendiremiyorum ve yeterince kâr elde edebileceğimiz projeler üretemiyorum. Zaten çok vaktim de olmuyor bu iş için.”  

İşte fabrikadaki sorunun aynısı. Fabrikada söyleyemediğimi o yemekte söyledim. Ağzımdaki baklayı çıkardım. Ona zaten baştan yanlış bir “sorunla” işe koyulduğunu anlatmaya çalıştım. İnsanlık için yaptığını düşündüğün bir şeyi yaparken neden ticari bir kaygı duymak zorundayız? Dünyadaki üretim ilişkisi neden bu çirkin denklem üzerinde ilerliyor? Ve dahası bilim, sanat, politika gibi hepimizin ilgi duyduğu şeylerin neden bir parçası olamıyoruz? İnovatif ürünler geliştirmek için bir beyin takımında olmanın bedeli her ne kadar iyi bir ücretle çalışıyor olsan da neden günde 9 saat bu işi yapmak? Çocuklarınla ilgilenmek, ev işleriyle uğraşmak ve eğer –şayet– vakit kalırsa hayallerini gerçekleştirmek? Hiç komünizm kelimesini kullanmadan komünizmi anlatmak ve gözlerindeki ışığı görmek. Aslında özünde herkes bunu istiyordu. Ama neden kelimeler onlara bu kadar ağır geliyordu?

İnsanlara “işsizliği önleyelim. İstihdamı artıralım. Çalışma saatlerini düşürebilirsek işsizliği önleyebiliriz” dediğinde önce kafa sallarlar sonra itiraz ederler. “İyi de eğer ben günde 4 saat çalışırsam aldığım ücret de düşmez mi?” “İyi de ya ücret almana gerek olmadığı bir dünya yaratırsak? Çünkü işsizliği mevcut sistemde önleyemeyiz. Tam da senin dediğin sebepten mümkün değildir bu. Bir kere daha az ücret almamak için bunu sen istemezsin. İkincisi patronlar sen çalışırken ardında senin işini senin aldığın ücretten daha düşüğüne yapmaya can atan insanlar bırakmayı severler. İtiraf ediyorum; bu sistemde işsizliği önlemen olanaksızdır. Çözüm; komünizm.” Bingo! Yasak kelimeyi kullandınız ve artık çözümünüzün bir çöp kutusu kadar değeri kalmadı! Artık hayatınıza ortamın hayalperest deli oğlanı olarak devam edebilirsiniz. Ama tabii ki küçük burjuva orta sınıf grubumla konuşurken bu kelimeyi hiç kullanmadım. Çaylar içildi, araya bir iki hatalı örnek sıkıştırıldı. (Bkz. “ama falanca ülkede işsizlik sigortası var.”)

Hesap ödendi ve artık onların kafasında küçücük bir soru işareti oluştu. Ne yazık ki insanları bu fikirlerle tanıştırmak deli işi. Biliyorum. Bazen isyan ediyorum. Düşüyorum. Hatalar yapıyor yanlış yerde yanlış şeyler söylüyorum. Ama işimi seviyorum. Gerçek işimi, yani devrimciliği. İnsanları değiştirmeye, dönüştürmeye, bir kişiden başlayıp bütün  bir dünyayı değiştirmeye çabalamayı seviyorum. İşte sevgili dostum , “Tüm bu bilgiye sahip olduğun halde bu mesleği seçmiş olman senin için çok zor olmalı” sorusuna vereceğim cevap buydu!

İMD’li Bir Plaza Çalışanı

Örgütlenmelere Doyamayan AKP


Geçen gün benim üzerime kayıtlı olmayan telefon hattıma, AKP’nin bir ilçe şubesinden “Sayın AKP üyesi arkadaşımız, lütfen her üyenin bir üye kazandırması için uğraş verelim” temalı bir mesaj geldi. Sonra öğrendim ki benzer mesajlar başka kişilere de gidiyormuş. Televizyon, gazete, sosyal medya derken cebimdeki telefona da AKP’nin dadanmış olduğunu böylece anladım. Devletin çeşitli kurumlarından gelen mesajlara alışmıştım artık, ama bir siyasi partinin örgütlenme aracı olarak telefonu da kullandığını ilk kez görüyorum. Bir de nasıl rahat bir şekilde örgütlenmeye çağrıdır bu?! Aman da herkes bir üye kazandırsınmış! Ve bu mesajları düzenli aralıklarla gönderiyorlar. Hâlbuki iktidarın elinde sermaye var, medya var, çeşitli bağlantılar var, ama yetmez diyor. Bir kişi de üyemiz olmayıversin demiyor, % 50’ye yetmez ama evet diyor!

AKP elindeki araçları kullanmayı biliyor. Hem de büyük araç küçük araç demiyor. Seçim vakti değil, bayram değil seyran değil, reklam panolarında AKP reklamları görüyoruz ya da gazetelerin arka sayfalarında diğer hiçbir partinin beceremediği kadar etkili reklamlarını görebiliyoruz. Yani AKP örgütlenmekten utanmıyor sıkılmıyor. Bunu olmazsa olmaz görüyor. Her alanda varlık gösteriyor. Yani bir reklam kaynağı elinden alınsa yedekte çok çeşitli kaynaklar yaratmış olduğu için örgütlenmesi sekteye uğramıyor.

Buradan benim anladığım AKP’nin örgütlenmeyi işçi sınıfından ve kendi sınıfının diğer kesimlerinden çok daha iyi bildiği ya da çok daha ciddiye aldığıdır. Biz birini kendi sınıf çıkarlarını anlatarak örgütlemeye çalışırken bu kadar rahat, bu kadar kendinden emin olamıyoruz, ama elin burjuva partisi (AKP) işçileri, patronların sınıf çıkarlarını savunmak için örgütlerken çok daha rahat ve kendine güvenli. Çalışmayan, başkasının emeğini çalan sınıf yani burjuvazi, bizden yani çalışarak geçinen işçi sınıfından çok şey öğrenmiş. Örgütlenmekten utanmamayı öğrenmiş, birine bir şeyi yüz kere anlatmanın gerekebileceğini ve bundan sıkılmamayı öğrenmiş, “Aman sıkıcı olur muyum her reklam panosunda ben görünürsem?” diye düşünmemeyi de öğrenmiş!

Tüm bu sebeplerden dolayı biz de “elimizdeki kaynaklar yeterli değil, tek başıma ne yapabilirim ki” vs demeyip burjuvazi gibi her türlü örgütlenme aracını en etkin şekilde kullanmalıyız ki her gün lanet ettiğimiz şu düzeni değiştirebilelim. Bazen düşmandan öğrenmekte fayda var.

Edirne’den bir İMD’li

BEDAŞ Direnişi Kazanımla Sonuçlandı


BEDAŞ işçileri 208 gündür sürdürdükleri direnişlerinde baskılara direnerek, yılmadan verdikleri mücadele neticesinde, oturulan masadan kazanımla kalktılar.
 
 
2 Aralık 2012 tarihinden itibaren işe başlama protokolü imzalandıktan sonra Taksim’deki Galatasaray Lisesi önünden, “Direne Direne Kazandık!”, “Hak Verilmez Alınır, Zafer Sokakta Kazanılır!” sloganlarıyla Taksim Meydanı’na yürünerek basın açıklaması yapıldı. Ardından kazanılan zafer sevinci ile türküler eşliğinde halaylar çekildi. Biz de direnişin ilk gününden bu yana olduğu gibi BEDAŞ direnişçilerinin yanındaydık.

Bir kez  daha direnen kazandı. Ürettiğimiz pastanın kırıntılarıyla yetinmeyip pastanın tamamını kazanmak için örgütlü mücadelemize devam etmeliyiz.

Zafer direnen işçilerin olacak!

14 Aralık 2012 Cuma

Sendikalaşamamak



Merhaba yoldaşlar,
Ben 30 yaşında meslek lisesi mezunu ve evli bir işçiyim. Son iki yıldır bir fabrikada çalışmaktayım. Asgari ücretin biraz üstünde bir maaşla geçinmeye çalışıyorum.
Çalıştığım şirket alanında köklü sayılabilecek, 150-160 civarında işçi çalıştıran ve sürekli büyüyen bir şirket. Çalışanlarının % 70’ini kadın işçiler oluşturuyor. Çalışanların dörtte üçü asgari ücretle çalışıyor. Sendikamız, prim sistemimiz ve hiçbir sosyal hakkımız olmadan çalıştırılıyoruz. Mesailerimizse % 50 oranla tek yan gelirimiz sayılır.
Her şirkette olduğu gibi bizim şirketimizde de hep şirket kuralları, şirketin işinin görülmesi odaklı çalışıyor. Hastalanmak, hasta yakının olması ve avans istemek şirketçe hoş görülmüyor. Mesaiye katılmamak için bin dereden su getirmek zorundayız. Yapılan işle ilgili bir hatada en ağır fırçaları ensemizde hissediyoruz. İş bitmeden kesinlikle iş yerinden çıkarılmıyoruz. Gerekirse servisi bekletiyorlar, ama bizi yine de çıkarmıyorlar.
İşe girmemin üzerinden 2 yıl geçti ve ben 4 zam dönemi gördüm. Anladım ki hükümet ne kadar zam lütfettiyse o kadarıyla çalıştırılacağım ömür boyu. Benden daha eski işçi arkadaşlara sorunca da anladım ki bu devran böyle gelmiş. Daha önce iyileştirme zammı istenecek olmuş, ama onlara kapı önü gösterilmiş.
Çalışma şartları, ücret düşüklüğü ve şirket kuralları bizi artık sendika fikrine itmeye başlamıştı. Önce sağda solda dedikodusu yayıldı, aramızda yarı şaka yarı ciddi lafı edildi. Aldığımız ilk tepkiler olumsuz ve sinir bozucuydu. Çoğu arkadaşımız diğer arkadaşlara diğer çalışılan bölümlere güvenmiyordu. Bu süre zarfı içerisinde öğrendim ki, 10 yıl önce bir sendikalaşma deneyimi yaşanmış ancak başarısız olunmuş.
Biz içeride bunları konuşurken şirket başka bir şirketten aldığı bant sistemiyle üretimini iki katına çıkarmaya başlamıştı.
Bu büyümeye verilen sözlerin tutulmayışı, zam verilmeyişi gibi etkenler eşlik edince tepkiler billurlaşmaya başladı.
Bu tepkileri dernekten yoldaşlarımla iyice tahlil ettikten sonra bu konuşmaların gereksiz insanların kulağına gidebileceği şüphesiyle, fabrika içindeki konuşmalarımızı iyice kısıp, işçi arkadaşlarımla dışarıda buluşmaya başladık.
Bir arkadaşla bir kafede, biriyle yolda, başka biriyle işyerinin tenha yerlerinde konuşmalarımızı sıklaştırdık. Artık sendika fikri bir gerçeklik ve bir ihtiyaç haline gelmişti. Yeni ve eski işçi arkadaşlardan çoğu, ilerici fikirleri olan arkadaşların çoğu bu taşın altına ellerini koymak istediler. Ancak patrona yakın olup kaybedecek çok şeyi olduğunu düşünenler ise geri durdular.
Dışarıda yaptığımı ilk toplantıya sadece 5 kişi katılmıştı. İkinci toplantımıza ise 15 kişi geldi. Artık işyerinin dışında iki basamaklı sayılarla toplantı yapar bir duruma geldik.
Bu toplantılarda öne çıkan soruların kaynağı hep güvensizlik idi. Konuşulanlar patron temsilcilerin kulağına gider diye çoğu arkadaşımız diken üstünde oturuyordu neredeyse. Eşlerinden ve çocuklarından bile daha çok gördükleri mesai arkadaşlarına güvenmiyorlardı.
İkinci yaptığımız toplantıya İMD’den sendikalaşma konusunda deneyimli bir yoldaşımızı çağırdık. Sendikalaşma çalışmasının hukuki ve pratik meselelerini o bize çok açık bir şekilde anlattı. Sorulan sorulara doyurucu cevaplar verildi.
Bu toplantılar sonunda işyerinin yarısından çoğu bu meseleden en azından haberdar bir haldeydi. Buna rağmen durumun patronların kulağına herhangi bir şekilde taşınmaması çok sevindiriciydi. Buradan şu sonuç çıkıyor ki, biz işçiler olarak birbirimize güvensizliğimizi hep abartarak anlatmayı severiz. Bunun sonucunda o abartıp söylediğimiz güvensizliğimiz dönüp bizi vuruyor çoğu zaman. Bu örnekte neyse ki bu böyle olmadı ve anlaşıldı ki biz, aynı çıkarlara sahip bir çoğunluğuz ve birbirimizden başka güvenebileceğimiz kimse bulamayız.
Sendika konusunun yaygın bir şekilde konuşulması, sendika fikrinin olumlu karşılandığı anlamına gelmiyor. Bizim konuştuğunu bildiğimiz 70-80 kişi arasından “kesin varım!” diyen 20-25 kişi vardı. Birçok işçi arkadaş beni %50+1 olarak yaz diyordu. Üçüncü kalabalık toplantımızı 25’i aşkın işçi arkadaşımız geldi. Artık bir yere sığamaz olmuştuk. Bu durum işyerinde sıkıntı yaratmaya başladı ve deşifre olmaya başladık.
Kadın işçiler eve gidip durumu eşlerine açınca olumsuz tepkiler alıyorlardı. Bir de bu tür tepkiler artınca iş iyice içinden çıkılamaz hale gelmeden bir değerlendirme yapmamız gerekti. Kişi listelerimizi gözden geçirdik (ben ve birkaç arkadaş düzenli liste tutuyorduk). Daha fazla deşifre olmayı engellemek için etrafa bu işten vazgeçildiği söylentisini yaydık. Kontrollü bir şekilde geri çekilmiş olduk belki, ama bu deneyim hâlâ bizim yanı başımızda bizimle beraber yürüyor.
Bu olaya iki açıdan bakmak istiyorum
1- Sınıf bilinci olmayan işçi arkadaşlarımız;
2- Sınıf bilinci taşıyan örgütlü işçiler.
Birinci bakış açısıyla bakan arkadaşlar süreç sonunda kendilerinin ne kadar haklı olduğunu anlatmaya giriştiler. Bunu zaten bekliyorduk, çünkü işçilerin büyük bir kesiminde hak aramak korkulacak bir durum haline gelmiş durumda.
Yaşadığımız sistem bu bakış açısını hem üretiyor hem de bizlerin bu bakış açısını yenmesi gerektiğini tüm saldırılarıyla hissettiriyor. Çocuk okutamaz, eve ekmek götüremez oluyoruz. Bekar olanlarımız evlenmeyi başka baharlara ertelemek zorunda kalıyor. İşte bu durum bizim hak aramamız gerektiğini sürekli bize hatırlatıyor.
İkinci bakış açısına sahip olanlar olarak sayımız istediğimizin çok altında olabilir. Ama tarih bizim haklı olduğumuzu birçok kereler teslim etti, bundan sonra da böyle olacak. Bizler işten atılmayı, dayak yemeyi, küfür yemeyi göze alanlar olarak geleceğimizi kendi ellerimizde tutuyoruz ve bundan gurur duyuyoruz. Birleşmek ve birleştirmek için vargücümüzle sonuna kadar İMD saflarında savaşacağız. Öğretmenimiz Marx’a cevabımızdır: Bütün ülkelerin işçileri, birleşeceğiz!
Kartal’dan İMD’li Bir Metal İşçisi

13 Aralık 2012 Perşembe

Erdal Eren Kavgamızda Yaşıyor


Bugün Erdal Eren'in faşistler tarafından asılışının yıldönümü...

Benimse doğum günüm...

Bugün ben 17 yaşındayım ve hep 17 yaşında kalacağım, tıpkı Erdal Eren gibi...

Yiğitlik midir 17 yaşındaki bir genci asmak!

Boşanma davalarının aylarca sürdüğü ülkede bir fidanı bir haftada asmak marifet midir? Tüm bunlar yetmezmiş gibi, Erdal Eren'i asanlar ülkeyi yönetmekte!

Ben tam tamına 17 yerimden yaralıyım, sağlam bedenimi ise Devrime adadım!

O bir devrimciydi, çoğu insana öğretmendi ve öğrenciydi, bizim de öğrenecek çok şeyimiz var, ama evvela örgütlenmeliyiz, yoksa Erdalımızın öcünü alamayız...

Ben hep 17 yaşında olacağım, 17 yaşında ama çoğu insandan yetişkin olacağım...

Seni saygıyla anıyor, tüm devrimcilere örnek olmanı umuyorum.

Erdal Eren ne ilk ne de sondu. Ben mücadelemi Militanca sürdürüyorum, zafer bizim olacak!

Pendik’ten İMD’li Bir Metal İşçisi

12 Aralık 2012 Çarşamba

İşçinin Kaderiymiş!


Çocukken istediğim şeyleri yiyemezdim, canımın her çektiğini söylemezdim anneme. Sevmediğin bir yemek varsa sofrada burun kıvırmak olmazdı, çünkü “bunu bulamayanlar da var, nankörlük etme” azarını yemek istemezdim. Böyle gördüm annemden,  bu şekilde büyütüldüm, o da kendi ailesinden böyle görmüştü. “Aza kanaat getirme” aileme has bir durum muydu, genlerimizde mi vardı? Yoksa daha temelde yatan bir sorun muydu bu? Sorularıma çok geç yanıt bulabildim, çünkü örgütlü mücadeleye çok geç başladım. Annem ve babam bir işçiydi, ben de bir işçiyim ve çocuğum da işçi olacak. Bu şekilde büyütülmüş olmamın altında yatan sır ve ailemin bana bıraktığı miras buydu işte. 

Artık çocuk değilim, hem okuyup hem çalışıyorum. Her gün  burjuvazinin çığırtkanlığını yapan televizyonlarda ve gazetelerde gördüğüm haberlere ise karnım tok. Kimse bana bazı insanların sefa sürerken bazı insanların neden  gıda, su, sağlık, barınma gibi en temel ihtiyaçlardan yoksun olduğunu “dünya kaynaklarının yetersiz olup hızla azalması” olarak açıklayamaz. Hepimiz farklı sektörlerde çalışan işçileriz, ama aynı şeye hizmet ediyoruz: Burjuvaziye, yani patronlar sınıfına. Gündelik yaşamımızda belki de sahip olamayacağımız şeyler üretiyoruz. Kimimiz bilgisayar, kimimiz otomobil, kimimiz kıyafet, kimimiz gıda. Ama her gün bizler o makinelerin karşısına geçiyor, muazzam üretimi kendi ellerimizle gerçekleştiriyor ve kendi gözlerimizle görüyoruz. Sonra da birileri bize utanmadan diyor ki: Gözlerinizi kapayın ve gördüklerinizi unutun! 

Net bir şekilde ortaya koymalıyız. Yaşadığımız sistemin adı kapitalizmdir. Ürettiklerimizden yoksun olmamızın ve yoksul bırakılmamızın nedeni kapitalizmdir. Güvencesiz çalıştırıldığımız uzun saatler sonunda elimizi, kolumuzu ve hayatımızı kaybetmemizin nedeni kapitalizmdir. Üretimin insanların ihtiyaçlarına göre değil de, patronların kârına göre yapılmasından ötürü aç kalıyor oluşumuzun adıdır kapitalizm. Peki, biz ne yapmalıyız? Her gün sınıf kardeşlerimizin katledilmesini ve başbakanın bu katliamlara “işçinin  kaderidir” demesini kabul edip sıranın kendimize gelmesini mi bekleyeceğiz?

Yaşadığımız sistemin eksikliklerini, çürümüşlüğünü ve zayıf noktalarını sınıfımızdan iyi kim biliyor? Kaybedecek ne zamanımız ne de başka bir şeyimiz kalmıştır. İnsanca bir yaşam için örgütlü bir şekilde mücadele etmekten başka şansımız yok. Bizi yalnızlaştıran bu sistemi, ancak birlik olursak yenebiliriz. 
İMD'li Bir İşçi-Öğrenci

10 Aralık 2012 Pazartesi

Bugün Dünya İnsan Hakları Günü, Hem de Kapitalizmde!


Bugün 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü...

İnsan hakları denince bir metal işçisi olarak benim aklıma hiçbir şey gelmiyor!

Ama eminim ki pek çok hakkımız vardır...

En önemli hakkımız olan yaşamak rant uğruna sermayedarlara peşkeş çekilmiş durumda!

İnsan haklarını çıkartan sistem, haklarımızı güpegündüz gasp eden yine sistem!

Bugün dünyada hakları olup da haksız duruma düşen pek çok hak mağduru var! Dünyada haklarını alamayanların yüzde 90’ı proletaryadır! Sömürüldükleri yetmezmiş gibi sosyal hayattaki barınma hakları da elinden alınmış durumdadır!

Bu hakları elde etmenin, insan haklarını laf olmaktan çıkarmanın tek yolu militan bir sınıf mücadelesiyle kapitalizmi ortadan kaldırmaktır.