13 Aralık 2011 Salı

ADALET 3 YILDIR SİNTER’E UĞRAMIYOR!

GEÇ GELEN ADALET, ADALET DEĞİLDİR!
Sinter Metal işçileri olarak 22 Aralık 2008'de TC Anayasası’na güvenip sendikaya üye olduk, ama karşılığında işten atıldık. Başbakan "iki sendika bile serbest" derken, biz bir tanesi yeter diyip Birleşik-Metal'e üye olduk, karşılığında işten atılıp 17 ay fabrikanın önünde direnmek zorunda kaldık. Bu yüzden "Demokrasi ama kime demokrasi?" diyoruz
TC Anayasası’na göre 2 ay işe geri dönüş, 2 ay da temyiz olmak üzere 4 ayda sonuçlanması gereken davada ne yazık ki 3 yılı aşkın bir süredir Sinter işçileri olarak süründürülüyoruz. Bugün bu ülkeyi yönetenler, demokrasiden bahsedenler, adaletten bahsedenler bütün bu olanlara göz yumuyorlar ve aslında açıkça taraflarını gösteriyorlar. Biz Sinter işçileri daha sağlıklı bir yaşam çerçevesinde çocuklarımız ve kendi geleceğimiz ve de sınıfımızın geleceği için başımız dik, alnımız açık bir onur direnişi veriyoruz. 3 yıldır şunu da çok iyi biliyoruz ki, bu onur biz bütün işçilere mahsus bir durumdur, dava hepimizin davasıdır. 
Gün dayanışma günüdür, gelin ayın 22’sinde Sinter’in 3. yıldönümünde Sinter işçilerini yalnız bırakmayalım, birlik olalım gücümüzü gösterelim!
YILGINLIK YOK, DİRENİŞ VAR!
KURTULUŞ YOK TEK BAŞINA, YA HEP BERABER YA HİÇ BİRİMİZ!
YAŞASIN MİLİTAN SINIF MÜCADELESİ!
Sinter Metal Direnişçisi İşçiler
Sinter Metal direnişi için, ayrıca bkz. 

12 Aralık 2011 Pazartesi

Deniz Gezmiş’in Bilinmeyen Fotoğrafları

Deniz Gezmiş’in bilinmeyen fotoğrafları gün yüzüne çıktı.

 

Deniz Gezmiş Türkiye’deki devrimcilerin gurur kaynaklarından biridir. Ölüm karşısında bile dik duruşunu yitirmeyen Denizler doğrularıyla yanlışlarıyla mirasımızdır. 



Biz bugün halen kapitalizmi ortadan kaldıramadığımız için, Deniz Gezmiş’in fotoğrafları bir özel şahsın, hem de bir patronun elinde!
Deniz Gezmiş’in anısını yaşatmanın, Deniz'in fotoğraflarını, Nâzım'ın şiirlerini gerçek sahiplerine iade etmenin yolu özel mülkiyet sistemini, kapitalizmi ortadan kaldırmakla mümkün! 

"Kim Niye Serbest Bırakıldı?" Tartışmasına Dair

Cuma günü duruşmalarla geçti. Devrimci güçlerin ortak hareketiyle, tutuklama furyası devrimci propaganda malzemesine dönüştürüldü. Ama ne yazık ki günün sonunda yalnızca Hopa tutukluları serbest bırakıldı. Sonrasında kimin neden bırakıldığı ya da bırakılmadığına dair bir tartışma başladı ve aslında konu yanlış, gereksiz bir yöne kaydı. 
Tutuklu Kürtlerin (örneğin Cihan Kırmızıgül’ün) aksine Hopalıların bırakılmış olmasını, serbest bırakılanların bağlı bulunduğu siyasetin reformistliğiyle açıklamaya çalışmak veya devletin Kürtlere her daim “ayrı muamele” çekmesiyle doğrudan ilişkilendirmek, Lenin'in tabiriyle, bir doğruyu yanlışlığa varacak kadar abartmak anlamına geliyor. Bazı Kürt arkadaşlar da, "direne direne kazandık"a kızıp, "ne yani biz direnmiyor muyuz?" diyorlar, aynı yanlışın bir diğer versiyonu da bu.
Sorun şu ki, meseleyi sadece reformistlik gerçeği üzerinden açıklamak, devletin sahiplerine olduğundan daha fazla bir sınıf bilinci hamletmek anlamına geliyor. Kuşkusuz devlet son tahlilde reformist olandan değil, devrimci olandan korkar, ama devletin sahiplerinin her an sadece "bunlar reformist, zaten CHP'ye oy verdiler" diye düşüneceğini beklemek saflık olur. Kimi zaman doğrudan tehdit, kimi zaman kişisel husumet vb. devletin başındakiler için daha önemli görülür.
Benzerlik kurmak adına mücadele tarihimizden iki örnek verebiliriz.
Birincisi, Lenin 1917 öncesi Rusya'sında polisin gadrine en çok uğrayan grubun en devrimci siyaset olan Bolşevikler değil, Narodnik gelenekten gelen SR'ler (Sosyalist-Devrimci Parti) olduğunu söyler. Nedeni, silahlı eylemlere, suikastlara başvuruyor olmalarıydı. Bu, doğrudan tehdit boyutuna örnek teşkil ediyor.
Diğer örnek ise Troçki’den. Troçki Stalinist Rusya’dan sürüldükten sonra, siyasi rekabeti cinayetler ve rakibinin kökünü kurutmak olarak gören Stalin, 1930’lardan itibaren Troçki’nin yakın çevresindeki herkesi öldürmeye girişir. Troçki’nin oğullarından biri, siyasete uzak olan, bunun yerine bilimle ilgilenen ve bu nedenle Rusya'da kalmış olan oğlu Seryoja'dır. Troçki’nin sürgüne gönderilmesi sırasındaki hengame sırasında, büyük oğlu Sedov “Yoldaşlar, bakın Troçki yoldaşı götürüyorlar!” diye bağırırken, Seryoja da müdahale eden GPU ajanı Bariçkin'in suratına yumruğu yapıştırır. Troçki oğlu Seryoja'dan haber alamadığı bir sıra bu olayı düşünürken, her şey bir tarafa sırf bu nedenden ötürü oğlunun sonunun kesin ölüm olacağını söyler ve maalesef yanılmaz. Bu da kişisel husumet boyutuna bir örnektir.
Aynı şekilde, kimi zaman büyük siyasi idealler "küçük" şeylerin gerisinde kalabilir. Örneğin gözünün üstüne yumurta yiyen bir bakanın, ya da gittikleri her konuşmada yumurta veya ayakkabı yeme korkusuyla yanlarında şemsiye vb. taşımak zorunda kalan bakanların öfkeden deliye dönmeleri ve yargıya talimat vermeleri ya da verilmesi için bastırmaları ihtimali, "iyi de bunlarreformist" deme ihtimalinden daha fazladır, ya da daha fazla olabilir. Sonuçta devrimci teori burjuva siyasetçilerin çapsızlığını, kişisel meselelerini her şeyin üstünde tutmalarını da dikkate almak zorundadır.
Devletin Kürtlere her zaman ayrı muamele çektiği (iki kat ezdiği) doğru, zaten bu nedenle bu coğrafyada sınıf sorunu haricinde bir de ulusal sorun var. Ama belirtilen nedenlerden ötürü yarın tersi bir örneğin de yaşanması (Kürtler serbest bırakılırken, Kürt olmayanların bırakılmaması) mümkündür.
Devrimci hareket görece güçsüzlüğüne karşın, tutuklama furyasına karşı sağlam bir karşı duruş sergilemiş, belli bir kazanım elde etmiştir. Şimdi aynı duruşu diğer tutuklu devrimciler için de sergilemeye devam etme zamanı!
Yaşasın devrimci dayanışma!
Tüm devrimci tutsaklar serbest bırakılsın! 

Dün Derneğimizde "Diyet" Filmini İzledik!

Dün derneğimizde Diyet (1974) filmini izledik.
Güzel bir filmdi gerçekten, izlemek için geç bile kalmışım.
1974’te çekilen bir film olması açısından dönemi çok iyi anlatmış. (Burada, filmin yönetmeni olan ve yakın zaman önce kaybettiğimiz Ömer Lütfi Akad'ı da saygıyla analım.) Göçle birlikte işçilerin hayatındaki dönüşüm, mücadelenin yüksek olduğu dönemle alakalı olarak sendikanın iş yerinde daha da rahat konuşulması vs... Çalışanların yaşadığı sorunlar ve çözüm yolları ise bir değişim göstermiyor, yani koşullar aynı çözüm aynı! İş kazaları bugün de en yakıcı sorun, bunların çözümünü örgütlenmede gören patronun her yolu deneyerek önüne geçmek istemesi. Filmde işçilerin özel durumunu kullanıp onları bölerek sendikanın önüne geçmek isteyen patron, bugün de milliyetçi dalgayı yayarak bu bölünmeyi gerçekleştirmek istiyor. Patronlar değişebiliyor, ama taktikleri değişmiyor.

Filmde fabrikaya sendika girmediği için, iş "kaza"sına yakalanan işçinin tazminat alamaması, fazla mesai ücretleri konusunda gene aynı nedenden dolayı yasada belirtilen rakamı dahi alamamaları işyerinde örgütlenmenin aciliyetini gösteriyor. Bugün de 8 saatlik işgünü, fazla mesailerle birlikte en fazla 11 saat çalışmamız gerekirken, 12 saate varan çalışma günleri aynı şekilde örgütlenmenin aciliyetini gösteriyor.
İşçiler olarak örgütlenmekten, hem işyerinde hem de işyerinin dışında sıkı bir şekilde, sınıf bilinciyle örgütlenmekten başka çaremiz yok. O halde, örgütlenelim, güçlenelim!
Yaşasın sınıf mücadelesi, yaşasın İMD!
Bir İMD'li işçiden

8 Aralık 2011 Perşembe

Diego Rivera ve Devrimci Sanat

Bugün büyük komünist ressam Diego Rivera'nın doğum günü! (8 Aralık 1886-24 Kasım 1957)
Rivera büyük bir sanatçıydı, sadece sanatıyla değil, sanatına bulaşmaya çalışan Rockefeller gibi kodamanlara rest çekip kendi bildiği yolda ilerlemesi bakımından da büyüktü. Bugün, emperyalizmin en azılı çağında sermayenin ablukasını kırabilmek için Diego Rivera gibi sanatçılara ihtiyaç var. Örneğin Hopa, KCK, tutuklu öğrenciler, vb. saldırılara ses çıkaracak, fişlenmekten korkmayacak, bu açıdan da "büyük" sanatçılara ihtiyaç var.
Örneğin Diego Rivera bir çalışmasından Lenin'i çıkarmayacağını söyleyerek Rockefeller'e meydan okumuştu:

İnsan, Evrenin Hakimi ya da Zaman Makinesindeki İnsan

Diego Rivera yalnızca sanat dünyasında ya da "uluslararası kamuoyu"nda yalıtılmayı göze almadı. Sosyalist harekette aforoz edilmeyi de göze alıp Troçkizm saflarına katıldı ve 1936'da Troçki'ye hiçbir ülke vize vermezken, Başkan Cardenas'a aracı olup Meksika'ya yerleşmesini sağladı, "Mavi Ev" diye bilinen evini açtı Troçki'ye.
Rivera dar anlamıyla siyasetle çok alakalı olmasa da, gayet politik bir tavır almıştı ve bu nedenle de aforoz edilmişti.

Diego Rivera'nın "İşçilerin Birliği" (Proleter Birliği) adlı freski

Diego Rivera'nın siyasi duruşu sınıfımız açısından çok önemlidir. Afşar Timuçin'in ifadesiyle, taraflı bir dünyada "tarafsız" olmaya çalışanlardan olmaması çok önemli, ama nihayetinde Diego Rivera bir sanatçıydı, Meksika devlet binalarına vb. yaptığı devasa çizimlerle, bunlar insanlık için büyük yaratılar olduğu için hatırlanacaktır. Doğru siyasi görüşler = "doğru" ya da güzel sanat diye bir durum yok. Sanat eseri çoğu zaman "yaratıcı"sından bile bağımsızlaşır, yaratıcısı bile ona bütünüyle hükmedemediği için güzeldir. Ama sanatçıların sanattaki büyüklüklerini toplumsal-siyasal meselelerde de beklemek hakkımız, Diego Rivera'da bu vardı.
Tüm sanatçıları korkmadan, işçi sınıfının mücadelesine omuz vermeye, sanatlarıyla mücadelemizi daha da güçlendirmeye çağırıyoruz!
İyi ki doğdun Diego Rivera!

Detroit Sanayi İşçileri

7 Aralık 2011 Çarşamba

Türkiye Feodal Bir Ülke mi?

Kapitalizmin her coğrafyada aynı dönemde ortaya çıkmamış ve aynı hızda gelişmemiş olması (“eşitsiz gelişim”), kapitalizmin dünyanın her bölgesini kendi sistemine dâhil etmiş olmasıyla (“birleşik gelişim”) kol kola gider. Fakat kapitalizm bu birleşmeyi klonlama biçiminde yapmaz. Kimi zaman var olan ilişkileri kendi sistemine bağımlı hale getirir. Geç kapitalistleşmiş ülkelerde “feodal” ya da “prekapitalist” (“kapitalizm öncesi”) öğelerin olduğu doğrudur, fakat bu öğelerin feodal ya da prekapitalist olduğu doğru değildir. Kapitalizm bu öğeleri aşamadığı için değil, aşmadan da devam ettirebileceği için bu öğeler varlığını sürdürmektedir. Sözgelimi Nike gibi kapitalist işletmeler Uzakdoğu’da ya da diğer geri kapitalist ülkelerde köle emeği kullandığı zaman, o üretim biçimi köleci üretim tarzı olmuyor. Nasıl ki piyasanın kartpostal şairi derekesine düşürdüğü Nâzım’a bakıp, Türkiye İşçi Sınıfına Selam’ın, Güneşi İçenlerin Türküsü’nün Nâzım’ını değil, kapitalizmi görüyorsak; bu “feodal” öğelere baktığımızda da feodalizmi değil, kapitalizmi görmeliyiz.
Sorunun temelinde feodal geleneklerin kalıntısının ya da uzantılarının olduğunu iddia eden bu yaklaşım, aslında daha genel bir küçük burjuva muhalefetinin ürünüdür. Solcu geçinen Kemalistler (“aslında biz de sosyalistiz, ama Türkiye’nin dinamiklerini görmezden gelmiyoruz” diyenler) açısından, solcu görünüp kapitalizmi meşrulaştırmanın geçmişten bu yana en iyi yolu, sorunu kapitalizmin gelişmişliğiyle değil, yeterince gelişmemişliğiyle açıklamak olmuştur.
Kapitalizm tam da sanayi ve teknolojinin varlığı sayesinde, bu zamana kadar var olmuş en güçlü sistemdir. Bu güç öyle bir boyuttadır ki kapitalizm kendisinden önceki sistemlerle hesaplaşmasını her zaman “birebir kapışma” şeklinde değil, kimi zaman eski unsurların “varlığına izin vererek” de yapmaktadır. 
Yani Türkiye’deki "feodal" öğeler kapitalizmin gelişmediğine değil, "aşırı" geliştiğine işaret eder. Bu öğeleri tasfiye etmeden de yaşayabildiğine, kendi sistemine eklemleyebildiğine, dönüştürerek piyasa ekonomisine bağladığına işaret eder. 
Kaynak ve daha fazla ayrıntı için, bkz. Marksizm ve Kadın Sorunu (4. Bölüm), Berna Irmak-Deniz Köksal

5 Aralık 2011 Pazartesi

Seyid Rıza’nın Torunu mu, Bülent Arınç'ın Babasının Oğlu mu?

AKP’nin Dersim oyununun yeni perdesinde AKP’nin ikinci ismi Bülent Arınç Cumartesi günü Seyid Rıza'nın torunu Rüstem Polat’ı “huzurunda” kabul ediyor. Bu medya gösterisinde, Avrupa Dersim Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı olduğu söylenen Yaşar Kaya adlı kişi, tam bir yandaş ağzıyla Erdoğan’ın açıklamasını “cesur” bulduğunu söylüyor ve, “özürle birlikte Türkiye’de hakikatlerin yazıldığı bir defter açıldı ve ilk sayfasına da ‘Dersim’ yazıldı” diyor. Arınç da dinliyor. Sonra eline Seyid Rıza’nın fotoğrafının olduğu bir dergi alıyor. Sanki büyük tarihçiymiş gibi, bu resmi daha önce hiç görmemiştim diyor ve ardından Seyid Rıza’nın torununa tebaasından biriyle konuşur gibi, “bu deden mi?” diyor. "Dedeniz" değil, "deden", "siz" değil, "sen"! Neden? 
Arınç’ın bu tavrını kişisel bir saygısızlık örneği olarak geçiştirmek elbette mümkün. Fakat sorun şu ki, güya özür dileyen bir kişi ya da hükümetin, özür dilediği kişi ya da halk karşısında biraz daha mahcup durması gerekmez mi? Arınç’ta bundan eser yok. Aksine mağrur bir yaklaşım söz konusu.
Resmi biraz daha genişletir ve hükümet üyelerinin son dönemdeki diğer tavırlarıyla birleştirirsek (örneğin meclis başkanı koltuğunda oturan vekilin sinkaflı hitabı), neye yorabiliriz bunu? AKP’nin 12 Haziran seçimleriyle iyice ayyuka çıkan muktedir konumuna. O dönemde şöyle yazmıştık:
"Erdoğan’ın seçim başarısında bir başka etken ise AKP’nin artık gerçek anlamda muktedir olmasıdır. AKP on yıla yaklaşan egemenliği döneminde burjuva devlet aygıtının ve genel olarak burjuva yönetim aygıtlarının (basından yerel yönetimlere kadar) tüm gözeneklerine sızmıştır." (12 Haziran Seçimlerinin Ardından, Militan)
AKP eskiden “nasılsa iktidar bizde” diye katlandığı “küçük” şeylere bile artık göz yummuyor. İktidar tekelinin verdiği güvenle küçük büyük dinlemeden tüm dağları kendisinin yarattığını düşünüyor. Bu mağrurluk, Marx’ın bir sözüyle, “dünyayı omuzlarında taşıma tevazuundaki bu önemli adam edaları”, hepsi muktedirlikten kaynaklanıyor. Birileri de hâlâ demokrasi masallarıyla uyumaya, uyutmaya çalışıyor…
Ayrıca bkz. Başbakan'dan "Ben Yapmadım Miki Yaptı" Açılımı!

2 Aralık 2011 Cuma

"Derin" Meseleler: Özgürlük Nedir?

Marx ve Engels özgürlüğü, Alman felsefeci Hegel’in izinden giderek, zorunluluğun kavranması olarak tanımlamışlardı. Marksizmin kurucularına göre, özgürlük, paşa gönlümüz ne isterse onu yapmak değil, zorunlulukları kavrayıp bunları aşarak gerçekleştirilebilecek bir eylemdir. 
Biz burada Engels’in Anti-Dühring kitabındaki daha felsefi tanımı yerine, Marx’ın Kapital’in üçüncü cildindeki tanımını aktaralım. Marx komünizmi zorunluluklar dünyasından özgürlükler dünyasına geçiş olarak tanımlıyor:  
"Özgürlük âlemi gerçek anlamıyla ancak emeğin zorunluluk ve dışsal faydalarla belirlendiği alanın bittiği yerde başlar; dolayısıyla bu âlem, doğası gereği, gerçek maddi üretim alanının ötesinde yer alır. Nasıl vahşi insan, ihtiyaçlarını karşılamak, yaşamını sürdürmek ve soyunu devam ettirmek için doğayla boğuşmak zorundaysa, uygar insan da aynı zorunluluk içerisindedir ve bunu, bütün toplumsal biçimlerde, bütün muhtemel üretim tarzlarında yapmak zorundadır. İnsan geliştikçe ihtiyaçları da artacağı için, bu doğal zorunluluk alanı genişler; ama aynı zamanda bu ihtiyaçları karşılayan üretici güçler de gelişir. Bu alanda özgürlük ancak toplumsallaşmış insanın, yani birleşik üreticilerin, doğayla ilişkilerini akılcı bir biçimde düzenlemesine dayanır; doğanın kör güçlerinin tahakkümüne boyun eğmek yerine doğayı kolektif olarak denetim altına almasına ve bunu insan doğasına layık ve uygun koşullarda gerçekleştirmesine dayanır. Ama yine de bu her zaman bir zorunluluk âlemi olarak kalır. Gerçek özgürlük âlemi, insanın güçlerinin başlı başına bir amaç haline gelmesi, bunun ötesinde başlar; yine de ancak bu zorunluluk âlemi temelinde serpilip gelişebilir. İşgününün kısaltılması bunun temel önkoşuludur."

1 Aralık 2011 Perşembe

Emperyalizm nedir, ne değildir?

Emperyalizm, kapitalizmin en yüksek aşamasıdır. Bu aşamada, kapitalizmin zaten var olan özellikleri daha da belirmiş ve mali sermayenin dünyayı esasen nüfuz alanları temelinde paylaştığı ve yeniden paylaştığı bir tekelci egemenliğe dönüşmüştür.
Emperyalizm dönemi, genel kanının aksine, sömürgeleştirme ya da yalnızca savaş ve çatışmaların olduğu bir dönem değildir. Emperyalizm dönemi ekonomik, siyasi, diplomatik ve askeri yayılmanın iç içe geçtiği, yayılmacılığın en üst aşamaya ulaştığı dönemdir. Sınıflı toplumların tüm tarihine damga vurmuş olan yayılmacılık, artık sadece yağma, gasp, savaş, işgal, ilhak vb. yollarla değil, bunlara ilaveten, hattâ bunlardan da önce ekonomik bağımlılık üzerinden ilerlemektedir. Yaşadığımız emperyalizm çağında sermaye birikimi o kadar ilerlemiştir ki burjuvazi siyasi ve askeri açıdan kendisine bağlı tutmadığı yerleri de piyasa aracılığıyla kendisine bağlayabilmektedir.
Emperyalizm, burjuvazinin bizzat geliştirdiği üretim araçlarını artık dizginleyememesinin bir sonucudur. Gelişkin üretim araçları, özel mülkiyeti, ulus-devleti ve uluslararası pazarı bir deli gömleği olarak görüyor ve bunlardan kurtulmak istiyor. Yeni üretim araçları, kendi gelişimini hızlandıracak bir biçim (siyasi ve hukuki bir ifade) arıyor.
Bunu gerçekleştirecek, biçim ile özün yeniden uyumlu hale gelmesini sağlayacak şey işçi sınıfının dünya devrimiyle kurulacak olan komünizmdir.

İngiltere'deki Grev ve Düşündürdükleri

İngiltere'de dünkü grev ses getirdi. Hükümetin emeklilik paketini reddetmek için alanlara inme kararı olan işçiler, İngiltere tarihinin en büyük grevlerinden birine imza attılar. Hükümet bile hizmetlerin feci derecede aksadığını kabul etti. Örneğin her 10 okuldan yaklaşık 7'sinin kapalı olduğunu kabul ediyor. Gençlerin katılımının yüksek olduğuna ("hayatlarında ilk kez greve çıkanlar") dikkat çekiliyor.
İngiltere’de son aylarda onbinlerce kişi “rasyonelleştirme” nedeniyle işten atılmıştı, başka kesintiler de yaşanıyordu ve yaşanmaya devam ediyor. Bu yüzden dünkü grev sadece bir “emeklilik grevi” olmadı. Şimdi, genel grevin yasak olduğu İngiltere'de adı konmuş bir genel greve ihtiyaç var, toplu saldırılara ancak topyekûn bir saldırıyla yanıt verilebilir. 
Bu grevin daha da ilerlemesinin önündeki engel Avrupa işçi sınıfının, tıpkı Mısır ve diğer ülkelerde olduğu gibi, bir devrimci partiden mahrum olmasıdır. Yoksa devrimin yalnızca tarihsel anlamda değil, konjonktürel anlamda da nesnel zemini hazır (ayrıntı için, bkz. Devrim: Nedir, Neden, Nasıl?, Sinan Karasu).
Örneğin Economist'te bugünkü bir yazıda verilen rakamlara bakalım: Euro bölgesinde resmi rakamla işsizlik oranı % 10,3 ve 2012’nin çok daha kötü geçmesi bekleniyor. Gençler arasında (25 yaş altı) işsizlik oranı daha da vahim: Yunanistan % 45, İspanya % 49, İtalya % 29, Portekiz % 30, Fransa % 24. Almanya biraz daha "iyi” durumda olsa da, onun durumu da iç açıcı değil. Bu tekil kalkışmaların devrimci bir kabarışa dönüşmesi için bir devrimci programa ihtiyaç var.
Burjuvazinin sözcülerinden Economist'te bu rakamları veren yazıda, şu tespitler de yapılıyor ki, söylediklerimizi destekler mahiyettedir. Kabaca şöyle diyor: Birkaç ay içinde Avrupa’nın güneyinde gençler arasında işsizlerin sayısı istihdam edilenlerin sayısını aşabilir. Böyle bir şey siyasi istikrarsızlık demektir. Rakamlara bakınca gençler bu zaman kadar nasıl bu kadar sessiz kalmışlar, hayret etmek lazım! Bence bu böyle gitmez. Ekonomi kötüye giderken, sosyal yardımlar hızla azalırken, 2011’deki durum 2012’ye kıyasla devede kulak kalacak. Bu da Euro bölgesini bir arada tutmayı zorlaştırabilir. 
Ortadoğu'daki mücadeleleri küçümseyen türde dostlarımız olacağına, böyle düşmanlarımız olsun!... 

30 Kasım 2011 Çarşamba

Blok Vekilleri ve Aidatlar

NTV'nin haberine göre, Meclis'te yer alan vekiller içinde partilerine en fazla aidatı Blok vekilleri ödüyor! Blok vekilleri maaşlarının onda birini (yaklaşık 1000 lira) partiye veriyorlar. Burjuva partilerindeyse bu rakam karşılaştırılmayacak kadar az.
Ertuğrul Kürkçü haklı olarak şöyle diyor: "Bence bu az. Devrimci usullerde bir milletvekili maaşının ortalama işçi ücretinden arta kalan kısmını harekete verir."
Bir devrimci siyasetin vekillerini denetlemesinin tek yolu bu olmasa da, elbette bu doğru bir tutumdur. (Daha fazla ayrıntı için, bkz. Parlamenter Temsiliyet Kitlesel Teslimiyeti Şart Koşar!, Harun Yılmaz)
Ama daha da önemlisi, bu uygulamanın tüm partiye ya da örgüte yayılmasıdır. Bir devrimci yapı her şeyden önce üyelerinin aidatlarıyla ayakta kalmalıdır.

29 Kasım 2011 Salı

Kaçılın, "Demokratik" Anayasa Geliyor!

Dün KESK de "ileri demokrasi"den nasibini aldı ve genel başkan Lami Özgen'in de aralarında bulunduğu 25 KESK yöneticisi ve üyesine altışar yıl üçer ay hapis cezası verildi.
Teşbihte hata olmaz, yapılacak anayasa giderek Stalin'in 1936 "sosyalizm" anayasasına benziyor.
Stalin Mart 1936'da Amerikalı mülakatçısı Roy Howard'a, "yeni anayasanın muhtemelen yıl sonuna kadar kabul edilmiş" olacağını "muştulayınca", Troçki o bilindik ironisiyle, "dünyanın en demokratik anayasası, ama halkın yeni haberi oluyor" demişti!
Bizimkisi de o hesap. Herkesi tutukla, medyayı tam anlamıyla tekeline al, psikolojik terör estir, sonra anayasa yapacağım de...
Referandum sonrası "ileri demokrasi"ye tam gaz devam ediliyor. Bu kadarı bile fazla gelmişken, sonumuz hayrola!