6 Ocak 2012 Cuma

Çapa Tıp Fakültesi'nde İşçi Kıyımı

İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi'nde çalışan 8 taşeron işçi "işçi fazlalığı" bahane gösterilerek dün işten çıkarıldı. Bu saldırıya tepki olarak, fakültede çalışanların aldığı ortak kararla Pazartesi sabah 8'de başlamak üzere iş bırakılacak. Yapılan toplantıda, işçiler işlerine geri dönene ve taşeron statüsü kalkana kadar mücadelenin sürdürülmesi kararlılığı vurgulandı. İMD olarak biz de işçilerin yanındaydık!
İşçilerin Taşeron İşçileri Dayanışma ve Yardımlaşma Derneği imzalı bildirisinde şu satırlara yer verildi:
  İstanbul Üniversiteli 4b’li sözleşmeli personel alımından sonra çalışan sayısında fazlalık oluştuğu iddiasıyla şu an sağlık personeli sekiz arkadaşımız işten çıkartılmıştır. 2002 yılı içinde belirlenen süreç zarfında sağlık personellerinin de işten çıkarılması düşünülmektedir. İşten çıkarılan arkadaşlara çalışmaları sırasında çıkışları sözlü olarak bildirilmiştir. … İstanbul Üniversitesi yönetimi bu hukukdışı kararından vazgeçip işten çıkarılan işçileri bir an önce geri almalıdır, bünyesinde çalışan tüm işçileri asıl işçileri olduğu kabul etmelidir. ... Kendi yarınlarınız için tek ses, tek yürek olalım!   

3 Ocak 2012 Salı

Sabiha Gökçen Havaalanı'nda 550 İşçi Atıldı!

Bugün Sabiha Gökçen Uluslararası Havaalanı’nda İSG yer hizmetlerinde çalışan Hava-İş üyesi 550 işçinin iş sözleşmesinin 3 Ocak'ta feshedildiği haberi geldi.
Bu konuda 30 Kasım 2011’de Militan’da çıkan yazıyı burada bir kez daha paylaşıyoruz.

Dün gece bir haber aldık UPS direnişçisi işçilerden, “Sabiha Gökçen Havalimanı’nda yer hizmetlerinde çalışan 700 işçi işten çıkartıldı” diye.  Onlarla beraber havalimanının yolunu tuttuk. İşçiler kargo bölümündeydiler ve yanlarına gitmemize izin yoktu. Yine de sesimizi, sınıf dayanışmasının sesini duyurmaya çalıştık. 
Pegasus’a bağlı olarak çalışan 700 işçinin 500’e yakını Hava-İş Sendikası’na üye durumdadır.  İlk defa 2009’un Mayıs ayında Sabiha Gökçen Havaalanı’nda örgütlenmeye başlayan işçiler, sendikalı çalışmak için bu zamana kadar uzun bir mücadele yürüttüler. Sendikaya üye olduktan sonra bir bir ya da onlar halinde işten çıkarılmayla karşılaştılar. Basın açıklamaları, köprü eylemleri yaptılar. Dava açtılar ve kazandılar. Yine birçok işten atıp-geri almaların yaşandığı bir sürecin sonunda işbaşı yaptılar. Ancak dün gece yine bir “işten atılma”yla karşı karşıya kaldılar.
İşçiler “Yeni Yıl hediyesi” olarak, 28 Aralık’ta işten çıkartılacaklar, bu haber kendilerine “şimdiden” söylenmiş. Pegasus’un “şirket küçülmesi” olarak adlandırdığı bu saldırıyla işçilerin tüm haklarını Çelebi adlı şirkete devretmesi sonucu 700 işçi işsiz kalacak. İşçiler bu kararın küçülmeyle ilgisinin olmadığını, amacın içerideki sendikalı işçileri temizlemek olduğunu belirtiyorlar.
Henüz bir eylem kararı almayan işçiler, kendi aralarında bu konuyu görüşüp en yakın zamanda tepkilerini ortaya koyacaklarını ifade ettiler. Bizlerin de gözü kulağı onlarda olacak.
Ne zamandır bir direnişin yaşanmadığı İstanbul’un Anadolu Yakası’ndaki bu haberi duyar duymaz, henüz ne olduğu belli değilken oraya gittik. Çünkü işçilerin en ufak bir hareketlenmesinde, onların yanında yer alarak sınıf mücadelesini büyütmek gibi bir dert taşıyoruz. Bundan sonra da bu kararlığımızı sürdüreceğiz.
30 Kasım 2011

Bülent Ersoy Deniz Gezmiş'i Hatırlarsa!

Bülent Ersoy verdiği bir mülakatta Deniz Gezmiş’le arasının çok iyi olduğunu, ona şarkılar söylediğini, ölümüne çok üzüldüğünü söylemiş. Bülent Ersoy’un aklına Deniz Gezmiş şimdi gelmiş, ama 80 sonrasında faşist cunta tarafından yasaklanmışken beni “teröristler”le niye bir tutuyorsunuz türünde laflar ederdi!
Deniz Gezmiş’e bu yaklaşım, Lenin’in Devlet ve Devrim’de söylediklerini hatırlatıyor. Lenin bu başyapıtının girişinde şunları yazar:
Bugün Marx’ın teorisinin başına gelenler, tarih boyunca, kurtuluş için mücadele eden ezilen sınıfların devrimci düşünürleri ve önderleri tarafından üretilen teorilerin başına defalarca gelmiştir. Egemen sınıflar, büyük devrimcilere yaşadıkları dönemde rahat yüzü göstermezler, teorilerine korkunç bir nefreti, en vahşi düşmanlığı, en ahlaksız yalanları ve iftiraları layık görürler. Ölümlerinden sonra ise, bir yandan onları zararsız putlara dönüştürmeye, deyim yerindeyse, evliyalaştırmaya ve ezilen sınıfları “avutmak” ve aldatmak amacıyla adlarını halelerle süslemeye çalışırken, diğer yandan da devrimci teorilerinin içini boşaltır, devrimci uçlarını törpüler ve bayağılaştırırlar. Bugün, burjuvazi ve işçi hareketi içindeki oportünistler Marksizm üzerinde böyle bir oynama yapmanın farz olduğu noktasında birleşiyorlar. Bu teorinin devrimci yanı, devrimci ruhu bir kenara atılıyor, muğlaklaştırılıyor ya da çarpıtılıyor, burjuvazi için kabul edilebilir olan ya da öyle görünen yönleri ise ön plana çıkartılıyor ve yüceltiliyor. Gerçekten de bugün bütün sosyal-şovenistler başımıza “Marksist” kesilmiştir (gülmeyin!).  
Son birkaç yıldır Deniz Gezmiş’in başına gelen de bu. Erbakan, “Deniz Gezmiş bugün yaşıyor olsa, bizim soframızda olurdu” diyeli beri başlayan süreç bugün bu noktaya kadar geldi.
Ahmet Hakan zamanında Reha Muhtar’a, "Deniz Gezmiş’i sevmek kolay, sıkıyorsa İbo’yu sevsene" türü laflar etmişti. Bunda bir doğruluk payı var. Ama Deniz Gezmiş’i “evcilleştirme”nin, devrimci yanlarını törpülemenin bugün daha kolay olması Lenin’in Devlet ve Devrim’de söylediği bu sözden daha doğru değil. Nazım’ı karpostal şairi yapan, Lenin’den milliyetçi Bolşevik yaratan bir güçten bahsediyoruz.
Marksizm ve Kadın Sorunu yazımızda bu “güç”le ilgili şunları yazmıştık:
Kapitalizm tam da sanayi ve teknolojinin varlığı sayesinde, bu zamana kadar var olmuş en güçlü sistemdir. Bu güç öyle bir boyuttadır ki kapitalizm kendisinden önceki sistemlerle hesaplaşmasını her zaman “birebir kapışma” şeklinde değil, kimi zaman eski unsurların “varlığına izin vererek” de yapmaktadır. Bu söyleneni olabildiğince somutlaştırmak adına, Nâzım Hikmet örneğini verebiliriz. Bilindiği gibi, Türk burjuvazisi ve devleti yaklaşık yetmiş yıl boyunca işçi sınıfının komünist şairi Nâzım Hikmet’in sesini boğmaya çalıştı. Bu uğurda, Nâzım’ı hapse tıktı, işkencelerden geçirdi, doğduğu topraklardan sürdü, şiirlerini yasakladı, ölüsünü tahkir etti vs. Fakat hiçbiri kâr etmedi. Nâzım’la uğraşan burjuvalar bir daha hatırlanmamak üzere yok olup giderken, Nâzım bir çınar gibi ayakta kaldı. Burjuvazi de bir süre sonra karşı çıkamayacağını anlayınca, bu kez yüz seksen derece dönüp Nâzım’ı “sahiplenmeye” karar verdi. En faşistinden en “demokratına” kadar tüm burjuva kamuoyu Nâzım’ı “sahiplenir” oldu. Ama nasıl? Nâzım’ı komünist, her şeyden önemlisi örgütlü bir şair kimliğinden kopartıp, yurtseverlikten başka bir şey bilmeyen romantik bir kartpostal şairi derekesine düşürerek, Türkiye’nin en büyük sermayedarlarına kazanç kapısı haline getirerek vs. Kapitalizm bunu piyasa ekonomisinin kapsayıcılığı, güçlülüğü sayesinde yapabildi. 
Bu yüzden burjuvazinin bu tür saldırıları karşısında İbo-Deniz (ya da Mahir) karşılaştırmalarına girmemek lazım. Suç Deniz’in şu ya da bu yanlışında, eksikliğinde vb. değil, kapitalizmdedir!
Bunların hepsi devrimci değerlerimizdir ve burjuvaziye karşı (hattâ kimi zaman da, onları yanlış politikalarına alet edenlere karşı) eğip bükmeden savunulmayı hak etmektedirler.

2 Ocak 2012 Pazartesi

Kıdem Tazminatı Afiş Çalışması-Avcılar

   Geçen haftanın Avrupa yakasındaki son afiş çalışmasını Avcılar metrobüs çıkışı ve civarında yaptık.



İşçilerin yoğun olarak kullandıkları bir güzergâh olması bakımından bu çalışmadan yoldaşlar olarak daha büyük mutluluk duyduk ve verim aldık.




Burjuvazinin hız kesmeden sürdürdüğü saldırıların bir ayağı olan Kıdem Tazminatı gaspına karşı mücadelemizi biz de hız kesmeden sürdüreceğiz. Sermayenin saldırılarına karşı haykırıyoruz:
Sermaye Elini Kıdemimden Çek!
Yaşasın Militan Sınıf Mücadelesi!

31 Aralık 2011 Cumartesi

Uludere Katliamı: Kürtler Mücadele Etmesinler de Ne Yapsınlar!

Uludere katliamı herkese başka bir şeyi gösteriyor. Biz işçi sınıfı devrimcilerine ise Türkiye’de Kürtlerin (durmak bir tarafa) bir kat daha mücadele etmekten başka çareleri olmadığını gösteriyor.
Uludere katliamı, “PKK ayrı Kürtler ayrı” retoriğiyle kendilerini tatmin etmeye çalışanların ikiyüzlülüğünü bir kez daha göstermiştir. Tıpkı Van depreminde olduğu gibi, ırkçı bir azınlık yine başını gösterdi. Hükümet ve egemen kesimler ise, depremdekinin aksine, sahte dayanışma tavırları sergileme gereği bile duymadılar. Televizyonda her gün görmekten bıktığımız yüzlerini, özür dilemek şöyle dursun, başsağlığı dilemek için bile gösterme lütfunda bulunmadılar.
Başbakan açıklama yapma gereği duyduğundaysa bir çift lafla geçiştiriverdi. Güya birlikte yaşamak isteyen, Kürtlere ayrımcılık yapmadığını iddia eden egemenler Kürtlerin acısını paylaşma gereği niye duymuyorsunuz? Bir de acısını yaşayan, cenazesiyle uğraşan insanların tepesinde tahrik amacıyla uçaklarınız dolanıyor. Sonra Kürtler kendi kaderlerini kendileri tayin etmek isteyince “terörist” oluyorlar!
Başbakan açıklamasında en sonunda bir cevahir yumurtladı: “Taa Uludere’de olan bir olay için Taksim’de niye eylem yapıyorsunuz?” diye hesap sordu. Uludere sizin için o kadar uzaksa, bırakın oranın halkı kendi kaderini kendi tayin etsin o halde?!
Ardından da “Hiçbir devlet halkını kasıtlı olarak bombalamaz” dedi. Sanki Dersim katliamıyla ilgili itirafları daha bir ay önce yapmamış gibi! Oysa her devlet katliam yapar, devletlerin rolü zaten egemenlerin (azınlığın) ihtiyaçları uyarınca ezilenleri (çoğunluğu) bastırmak, tahakküm altında tutmak, ezmektir. 
  Belki konuşmak için erken ama bu gidişle Uludere katliamı Kürt sorununda bir dönüm noktası olacaktır.

Kıdem Tazminatı Afiş Çalışmamızdan Fotoğraflar

Kıdem Tazminatımdan Elini Çek kampanyamızın parçası olarak afişleme çalışmamızı sürdürüyoruz.




Kampanyanın Avrupa ayağı olarak, bir önceki gün Mecidiyeköy ve Avcılar merkezdeydik.


Daha fazla insanı kampanyamıza desteğe, katkı sunmaya davet ediyoruz. 

30 Aralık 2011 Cuma

Kıdem Tazminatı Afiş Çalışmamızdan


Çarşamba günü Beşiktaş ve Taksim’de Kıdem Tazminatımdan Elini Çek afişlerimizi astık.


Diğer semtlerden farklı olarak, boş duvar bulmakta zorlandık!


 Ama “keşke bu duvarlar kavgamızın resimleriyle, çağrılarıyla dolu olsa” dedik!

Uludere Katliamı Eyleminde Çığlıklara Çığlığımızı Kattık!

Taksim’deyiz. Öfkeliyiz. Evlatlarımız, annemiz, babamız, mücadele arkadaşlarımız öldürülmüş. 36 kişi, sayının daha da artabileceğine dair haber alıyoruz. Taksim meydanında inatçı bir kalabalık, polis kalabalığın etrafını sarmış, buna rağmen “hesabını soracağız” çığlıklarını, “katil devlet” sloganlarıyla yükselten bir kalabalık.
4’te başlayacak olan eylem, Sebahat Tuncel’in 3.30’da gelmesiyle başlamış oldu. Bir anda ayak sesleri, “hemen etrafını sarın” diyen devletin uşaklarının sesleri. Sebahat Tuncel’in etrafı sarıldı, zaten daha saatin gelmemesi nedeniyle az sayıda olan devrimciler geriye itildi. Dakikalar geçtikçe polislerin de hemen arkasında birer ikişer bir kalabalık olmaya başlıyorduk. Bu kalabalık haberi duyup, anında Taksim’e hesap sormaya, intikam almaya gelen türdendi; hepimizin yüzünde öfke vardı, annelerimizin gözlerinde ise gözyaşı. Evet artık barikat genişlemişti, çünkü sayımız daha da artıyordu. “Katil devlet hesap verecek”, “Katil Erdogan”, “Şırnak halkı yalnız değildir” sloganlarıyla Taksim’de her geçen dakika daha da çoğalan büyük bir kalabalık. Kim korkutabilirdi ki bizi, KCK operasyonları, işçiye bir ekmek, vekile ise bir köşk değerinde maaş zamları, AKP’nin demokrasi palavraları, ardından Uludere’da bir katliam! Tam da bu yüzden, sürekli hareket eden ve etrafını saran polislere karşın, hareket etmeden çelik gibi duran bir kitle vardı onların karşısında.
Gözaltı piyangosu bize vurmadığından dönüyoruz, vapurda katil devletin yandaş kanalı açık; haberlerde Cemil Çiçek sakin bir sesle konuşuyor, altyazıda Irak sınırında gerginlik diyor. Tabii ki kimsenin dikkatini çekmiyor, çünkü görüntülerde de sadece dağ bayır resimleri. Ardından biz işçilerin ve ezilenlerin gündemini asla oluşturmayacak haberler silsilesi, insanlar günlük hayatlarına ölenlerden habersiz devam ediyorlar...
Kapitalizmin tarihi boyunca gördük ve tekrar görüyoruz ki, burjuvazi devletiyle katliam yapar. Burjuvazi bizleri kandırır, ama yılbaşı hediyesi olarak işçiye 30 lira zam yaptığını söyler ve bunu makyajıyla, çevirerek döndürerek medyasıyla anlatır. Ve herkes televizyonlarda ve gazetelerde şu başlıkları görür: “Kaçakçılık yapanlar yanlışlıkla öldürüldü”, “Şırnak’ta hava saldırısı: 35 ölü”, “BDP’liler Taksim’i savaş alanına çevirdi”, maaş zamlarına değinmiyorum bile, bu konuda tamamen kapanmış zaten gözler…
“Sıradan” bir insan bunları izlerken ya da okurken ne anlamalı? Kapitalizmde devletin ve medyanın rolünü mü? Devletin dün Ermeni soykırımını, Dersim 38’i, Maraş katliamını ve diğerlerini yaptığını, bugün ise yeni katliamlar yapabileceğini mi? Ya da ezilenlerin haklı mücadelelerini mi? Anlamayacak, tam tersi burjuvazinin araçlarıyla yaptığı propagandadan ötürü bambaşka yerden bakacak. İşte biz de tam bu nedenle medyanın inatla anlatmadıklarına, inatla gizlediklerine karşın, inadına mücadele, inadına sokaklar, inadına devrim diyoruz, inadına kendi sesimizi duyurmaya çalışıyoruz!

29 Aralık 2011 Perşembe

Uludere: Devlet Katliamlara Devam Ediyor!

Devlet, Şırnak’ın Uludere ilçesinde çoğunluğu 18 yaşın altında 40’a yakın sivili bombalayarak katletti. Ölü sayısının daha da artacağından bahsediliyor. “Bahsediliyor” diyoruz, ama bahsedenler yalnızca burjuva medyanın dışında kalanlar. Burjuva medya olayın üzerinden yarım gün geçmiş olmasına karşın sessizliğini koruyor. Görüntüler var, sorumlu kişilerden gelen açıklamalar var, ama haber yok!
Özellikle de referandumun ve onun verdiği ivmeyle gerçekleşen seçimlerin ardından Türkiye’nin “çok değiştiğini”, Türkiye’nin artık “askeriyle, polisiyle, hükümetiyle, medyasıyla bir bütün” olduğunu iddia edenlerin sessiz kalması şaşırtıcı değil. Dün, "terör"e karşı mücadelede yeni bir döneme girdik, yeni konsept çok farklı diye ahkam kesenleri ekrana çıkartanlar elbette bugün susmak zorundalar, çünkü Uludere katliamı tam da bu “yeni” konseptin ürünüdür.
Uludere katliamı yeni muktedir AKP'nin politikalarının sonucudur. AKP'nin sözde açılımının özü eski devlet politikalarının devamıdır. Temelinde halen Kürt halkına yönelik pervasızca saldırılar vardır. “Artık teröre karşı gerçekten savaşıldığı” iddiasını desteklemek için askeri operasyonlar hiçbir kural dinlemeden gerçekleştiriliyor. AKP'nin orduya ve polise yaklaşımı eski devlet zihniyetinin devamıdır: Ne kadar "kelle" getirirsen, o kadar ödül.
Eskiden "askeri operasyonlar önce siyasi alanda başlar", "güçlü bir devlet olmadığı için askeri operasyonlar da başarısız oluyor" diye atıp tutan liberaller şimdi de konuşsunlar! Alın size güçlü devlet, güçlü operasyonlar!
Aleni darbecilerin tasfiye sürecinde devletin her pisliğini bireylere yükleyenler ve bu şaklabanlığa göz yumanlar, şimdi de çıkıp konuşsunlar!
Bir burjuva partisinin önündeki engeller temizlenince katliamlar değil, demokratikleşme getireceğini düşünenler, şimdi de çıkıp konuşsunlar!
Bu katliam da, tıpkı 12 Eylül öncesindeki katliamlar gibi, geliyorum diyerek gelmiştir. "Teröre destek vermenin türlü türlü yolları var" diyen İçişleri Bakanı Şahin, Leyla Zana’nın açıklamalarını fırsat bilip savaş çığırtkanlığı yapan Muharrem İnce bu katliamı haber vermediler mi? Uludere katliamı yeter mi, yoksa daha fazlasını mı kastetmiştiniz?

28 Aralık 2011 Çarşamba

İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin...

İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin son altı ayda her biri diğerinden korkunç açıklamalar yaptı. Fakat bunların sonuncusu gerçekten de bir tepe noktasıydı. AKP’nin anti-demokratik uygulamalarının en somut teorik ifadesi, daha doğrusu kılıfı mahiyetindeki sözleri şöyleydi:
…sadece silahlı terör değil. Bunun bir başka ayağı daha var. Psikolojik terör var, bilimsel terör var. Terörü besleyen arka bahçe var. Bir başka ifadeyle propaganda var, terör propagandası var. Neyiyle veriyor, belki resim yaparak tuvale yansıtıyor. Şiir yazarak şiirine yansıtıyor, günlük makale, fıkra yazarak oralarda bir şeyler yazıp çiziyor. Yani yardımcı kuvvetler. Yerine göre sadece şarkı söylüyor ama üç şarkının arasında bir tane de seyirciye bir şeyler söylerken arada bir güzel cümle sarfediveriyor. Ne alırsan al, ne anlarsan anla.
AKP’nin liberal destekçilerinden yazar Ali Bayramoğlu bu konuşma üzerine bakanın "bir marangoz hatası mı, yoksa marangozun ürünü mü?" olduğunu sorgulayan bir yazı yazdı. Marangozun ürünü olduğunu söylemek lazım! Bu bakan tam da Bayramoğlu gibi yazarların desteklediği AKP’nin, onun liberal dağının doğurduğu "marangoz"dur. Bayramoğlu tam da bunu bildiği için kendi AKP destekçiliğinin eleştirisini verme gereği duymamıştır.
Peki, en azından bu konuşmanın doğrudan muhatabı olan sanatçılar ne alemde? Sanatçılar bakan Şahin'in açılımına gerekli tepkiyi gösteriyorlar mı? Pek söylenemez.
Türkiye'de sanatçıların geneli 12 Eylül'e karşı da gerekli karşı duruşu sergileyememişti. 12 Eylül'ün muhasebesi 2000'lere kalınca haklı olarak eleştirilmişlerdi. Bazı sanatçılar bu konuda özeleştiri vermişti, bazıları ise "savunma"ya geçmişti. Şimdi, en azından özeleştiri vermiş olanların bugünkü cadı avına karşı haykırmaları lazım.
Kuşkusuz sanatçıların toplumsal muhalefetin başını çekme gibi bir misyonu yok, ama toplumu boğan ablukanın dağıtılmasına giden yolda belki de herkesten daha etkili olabilirler. O yüzden arzı endam etmeliler. 
Bunu yalnızca bir toplumsal duyarlılık ya da “susma sustukça sıra sana gelecek” meselesi olarak görmemek lazım. Elbette işin bir boyutu budur. Ama sanatçılar sustukları takdirde eblehleştirilmiş bir topluma hitaben üretim yapmak zorunda kalacaklar ve 12 Eylül sonrasında olduğu gibi bu gelişmenin kendi eserlerinde dolaylı bir şekilde yansıdığını göreceklerdir.

Emeğin Güncesi: Sağlıkta Bir Gün


Çalıştığım Aile Sağlık Merkezi’nde fırsat bulduğum boş anlarda Marx-Engels Anıları adlı kitabı okurken, ilaç pazarlama firmasında çalışan mümessil bir arkadaşla tanıştım. “Ne okuyorsun?” demesiyle açıldı konu. Kitabın ismini söyledikten sonra, “Marx bizim oralıdır, çok severim (Adanalı)” esprisiyle başladık konuşmaya. Kendisinin geçmişte müzik yaptığını biliyordum (az da olsa sohbetliğim olmuştu) ve konuşma devam ederken birden işçi marşını mırıldanmaya başladı. Ardından nasıl sömürüldüğümüzden bahsetti.
Her ne kadar beyaz yakalı bir çalışan olduğum görünse de, “işçiyiz ve sömürülüyoruz” dedi. Kendisine getirilen aylık kotayı aşamazsa performans yiyeceğini, bu nedenden dolayı da alacağı maaşın düşeceğini söyledi. Bulunduğumuz koşul bu konuları detaylı bir şekilde konuşmamız için sağlıklı değildi, her ne kadar sağlık merkezinde olsak da. Aşağı inip birer bardak çay içme teklifinde bulundum, kabul etti ve çay içmeye indik.
Bu katmerli sömürüyü görmezden gelmek olanaksız eğer bir işçiysen! Onun da bildiği ve benim de aklımı kurcalayan Aile Hekimliği Sistemi’nden konuşmaya başladık. Doktorların aylık maaşları dışında, aylık bir işçinin aldığı maaşın üç katı değerinde de cari gider veriliyor. Cari gider ücretini  cebe atabilmek için arayışta olan doktorların imdadına  ilaç şirketleri yetişiyor. Böylece sağlık “sektör”üne (sektör çünkü kapitalizmde sağlık bir gelir kapısıdır) kaliteleri düşen ürünler giriyor. Etken maddesinin ne olduğu tam olarak bilinmeyen, yan etkilerinin fazla olduğu ilaçların piyasaya düşmesine neden olan taşeronlaşma hızlı adımlarla piyasaya girdiği gibi, ağır adımlarla ölüme doğru ilerletiyor. Bu konuda ilaç mümessilleri tam gaz çalışıyor, doktorların tıbbi malzemeleri, dezenfekte ürünleri, özel ihtiyaçlar ve çalıştıkları alandaki giderlerini ödeme karşılığında insanların hayatlarıyla oynanmasına izin veriliyor.  
“Taşeronlaşma, özelleştirme demek ölüm demektir” diyerek çayımızın son yudumlarını içtik. Bu konuşma çok hoşuma gitmişti, çünkü mücadele ateşimin daha çok alevlenmesine neden olan etkenlerden biri de bu. İnsanlar sömürüldüklerinin farkında ve proletaryanın gücünün de farkında, yapmamız gereken tek şey örgütlenmek ve bilinçlenmek! 
İMD’li bir sağlık işçisinden

27 Aralık 2011 Salı

Vekil Maaşları: Bunun Adı Adalet!

Gelir dağılımına baktığımızda adaletin ne derece milletvekilinden yana çalıştığını görebiliriz. Asgari ücretin belirlenebilmesi için yoğun çaba sarf ettiklerini ve aylarca çalıştıklarını söyleme cesareti bulabilen milletvekillerinden bahsediyoruz. Çok düşük bir yüzdelik oran vermelerine rağmen bu rakamın dahi çok olduğunu pervasız bir şekilde söyleyebilmekteler. Oysa kendi zamları için toplandıklarında % 30’a varan bir zammı 15 dakika gibi kısa bir sürede belirleyebilmekteler. Daha da sinir bozucu olanı ise basının karşısına çıkıp pişkince “ihtiyacımız vardı” gibi bir açıklama yapabilmeleri. Bir milletvekilinin maaşı ayda 19 milyondan hesapladığımızda senelik 228 milyon etmekte. 550 milletvekiline ödenen aylık toplam maaş ise 10 trilyon civarı bir rakam.
Diğer yandan asgari ücretle çalışan bir işçinin aldığı ücreti hesapladığımızda aylık 658 TL’den senede 7.896 TL etmekte. Milletvekili ve işçinin aldığı ücretleri karşılaştırdığımızda ortaya demokrasi ve insan hakları çıkıyor. Ve hâlâ işçilerin aldığı maaşa göz dikiyorlar!
Şimdi gelelim bir milletvekili nelerden yararlanabiliyor. Her şey bir tarafa, TBMM’nin tüm olanaklarından faydalanabiliyor. Peki bir işçi nelerden faydalanabiliyor? Aldığı asgari ücretten, yürüyüş yaptığı ya da protesto ettiği zaman devletin copundan ve gazından, süresiz gözaltılardan ve bunlarda yeterli gelmezse ek baskılardan yararlanabiliyor.
Biz işçi sınıfı daima zulüm altında yaşatılmaya ve sömürülmeye mahkûm ediliyoruz.
Geçtiğimiz hafta acil bir gündemle bir araya gelerek emeklilik sürelerini öne çeken ve emeklilik maaşlarını yükselten milletvekillerinin haberleri ana haber bültenlerinin birinci konusuydu. Ayrıca ezilenden yana olma iddiasıyla seçimlere giren ve bizim de parlamenter destek verdiğimiz Blok vekillerinin işçi sınıfı aleyhine böyle bir düzenlemeye verdikleri destek bizim açımızdan hiçbir şekilde kabul edilemez. Sermaye partileriyle aralarına mesafe koymaları gerekiyor, ortaklaşmaları değil.  
Son olarak, tüm bu saldırılara karşı mücadele etmekten başka şansımızın olmadığını ve meydanların tüm bunlara dur demek için işçi sınıfının olduğunu unutmayalım.
ZAFER DİRENEN İŞÇİ SINIFININ OLACAK!
İMD’li Bir Metal İşçisinden