5 Mayıs 2015 Salı
13 Nisan 2015 Pazartesi
Bosch'ta Grev Sesi Yükseliyor!
Türk Metal'den Birleşik Metal'e geçiş mücadelesi vermiş, patron ve Türk Metal'in baskı, şiddet ve işten atma gibi uygulamalarıyla Bosch'ta uzun süre boyunca yetkili sendika kim olacak mücadelesi yaşandı. Bu zaman dilimi içerisinde herhangi bir sözleşme ve zam gerçekleşmedi. Çalışma Bakanlığı yetkiyi Türk Metal sendikasına verdi. 24 Ekim 2014'te yapılan TİS oturumundan uyuşmazlık raporu tutulunca, resmi arabulucu süreci başlamıştı. Bu zaman diliminde işçilerin eylem ve tepkileri Türk Metal çetesinin, her zamanki gibi rahat bir satış sözleşmesi yapmasını engellemiştir.
Resmi arabuluculuk süreci Mart ayının sonu itibarıyla son bulmuştur. Bu aşamadan sonra sendika için grev kararı almak yasal bir zorunluluktur. Grev kararının asılmasının ardından 60 günlük yasal bir süreç başlıyor. 60 gün içerisinde yasal olarak 6 gün önceden haber vermek şartıyla, sendikanın grevi başlatma hakkı vardır. 60. günün sonunda sendika greve çıkmazsa yasal olarak yetkisi düşmektedir.
Türk Metal'in her zamanki, satış sözleşmesini şimdiye dek imzalamamasının, Bosch gibi sektördeki kritik bir yerde grev aşamasına gelinmesinin nedeni, daha önce yaşanan sendika değiştirme sürecidir. Türk Metal'in ecel terleri döktüğü, bu süreci tekrardan yaşama korkusudur. Türk Metal ve patronun oyunlarına karşı uyanık olmak, mücadeleyi Türk Metal'e rağmen ileriye taşıyacaktır. Bu süre zarfında işyeri komitelerinin kurulması hayati önemdedir. Bosch işçisinin bu sözleşmede eli her zamankinden güçlüdür. Sınıf bilinçli öncü işçilere büyük görev düşmektedir. Bosch'tan gelecek bir kazanım haberi tüm metal işçileri için olumlu bir hava olacaktır. TİS süreci yaklaşan diğer işyerleri için olumlu bir örnek teşkil edecektir.
Yaşasın Sınıf Dayanışması!
11 Nisan 2015
16 Mart 2015 Pazartesi
İç Güvenlik Paketi, Bursa’da Berkin Anmasında Yürürlükteydi!
Bugün saat 17.30 sularında Heykel Adliye çay ocağında toplanmaya başladık. Etrafımızın sivil polis kuşatması altında olduğunu gördüğümüzde, bulunduğumuz alandan çıkmaya karar verdik. Dışarı çıkar çıkmaz 60 kadar sivil polis etrafımızı sarıp gitmemize izin vermedi. “Makul şüpheli” sıfatıyla kimlik ve çanta kontrolü yapmak istediler. Biz de gerekçe isteyince savcılık kararını okudular. Kimliklerimizi verdikten sonra iki yoldaşımızı, üstlerini ve çantalarını aratmadıkları için polis kontrol merkezine götürüp orada yüzlerce çevik polisin içinde arama yapmaya çalıştılar. Kadın yoldaşımız, aranmasının kadın polis tarafından yapılması için, yasal talepte bulundu. Yapılan aramada saldırı aracı bulunmadığı için serbest bırakıldılar. Ve sonraki tüm saatlerde yakın takip altında kontrolde tutuldular.
Savcılıkta, sivil toplum örgütleri içerisindeki “makul şüpheli” listesinde örgütümüz İşçi Mücadele Derneği de yer almaktaydı. Böylece, Bursa için iç güvenlik paketinin fiilen yürürlüğe girmiş olduğu ispatlanmış oldu.
Anma kitlesi 500 kişi kadardı ama gelen çevik ve sivil polisler 2-3 katımız kadar vardı. Anma psikolojik baskı nedeniyle 20 dakika içinde olaysız bir şekilde bitmiş oldu.
Bursa’dan İMD’li Bir İşçi
9 Mart 2015 Pazartesi
BERKİN ELVAN “YAŞIYOR!”
Geçen
sene Mart ayı… Hava tıpkı bugün gibi soğuk, gündem yine bugün gibi yoğun. 8
Mart geride kalmış, Newroz geliyor ve sonrası 1 Mayıs. Öyleydi gidişat,
kendimizi ona göre ayarlayalım diyorduk. Ama hiç tahmin etmediğimiz, hesaba katmadığımız,
ihtimali bile bizi üzen bir gün daha eklendi anmalarımıza. Adı kadar masum,
kalbi kadar yiğit bir ismin ölümsüzlüğü eklendi sloganlarımıza... Onun ardında
bıraktığı mücadele bayrağı yeni bir nefes oldu kavgamıza.
Bir
çocuk vardı, adı Berkin! Komadaydı çocuk, herkes biliyordu! Susan da haykıran
da. Chplisi de Akplisi de Başbakan da biliyordu, Cumhurbaşkanı da! Hepimiz
biliyorduk onu. Kimisi için; ekmek almaya giderken arkadaşı taş atmıştı
Berkin’e, oyun olsun diye. Tabi canııım, polislerle ne ilgisi vardı. Olayı
insanlar siyasileştiriyordu! Kimisi için; bize neydi, annesi sahip çıksaydı
çocuğuna, ekmek almaya kendi gitseydi. Okmeydanı’nı bilmiyor muydu sanki,
çocuğunu göndermeseydi(!) Kimisi için ise bilyesiyle, sapanıyla; hırsızlıkların,
katliamların gölgesinde büyüyen saltanatına zarar vermek üzere, ekmek
bahanesiyle(!) sokağa çıkmış 14 yaşında bir teröristti ve kime neydi neden
komada olduğu? Milli birliği tehlikeye düşürmek için bir oyundu, 14 yaşındayken
komaya girmiş, 15 yaşında komada 16 kilo kalmış bir çocuğun başına gelenler.
Herkes
biliyordu neden komada olduğunu halbuki. Terörist diyen de biliyordu, ses
çıkarmaktan korktuğu için, karaktersizce annesinin adını ağzına alanlar da.
Onun için eylem düzenleyen devrimciler de kafasına gaz kapsülünü atan polis de
biliyordu! Ki zaten emri veren zat; meydanlarda “Emri ben verdim“ diye
haykırmaktan çekinmiyordu!
10
Mart 2014 günü 16 kilo kaldığının haberi geldi Berkin’in. Yürekler paramparça,
emri verenler ise ilk günkü kadar yüzsüzdü. 11 Mart 2014’te ise duyulmuştu acı
haber, duyulmuştu isyan. 269 gün süren yaşam mücadelesine daha fazla
dayanamamıştı Berkinimiz, yorulmuştu kalbi, durmuştu. Bizler için ise; okulda,
işte, sokakta ölen bizler için, bir kez daha haykırmanın, hesap sormanın, zalimin
karşısına çıkmanın vakti gelmişti. Ethem Sarısülük, Mehmet Ayvalıtaş, Abdullah
Cömert, Medeni Yıldırım, Ali İsmail Korkmaz, Ahmet Atakan, diğerleri ve şimdi
de Berkin Elvan! Öyle içimizden ki hepsi, öyle içimizdendi ki Berkin, annesinin
gözyaşlarını görmek, gözyaşlarımızın sel olmasına yetmişti. Ethem’in, Ali
İsmail’in, hatta bizim annelerimizin de Berkin’i kendi çocuğu gibi sahiplenmesi
de mücadelemizin haklılığını bir kez daha göstermişti.
Berkin
Elvan... Öldükten sonra Recep Tayyip Erdoğan’ın utanmadan, sıkılmadan, ekmek
almaya gidip can veren yavrusunun ardından gözyaşı döken annesini meydanlardan
hedef gösterdiği, daha 15’inde bir fidan! Ölümünün sorumlusunu korumaya
çalışanların “Çocuk öldü sonuçta, olay siyasi değil“ dediği, polis tarafından
katledilmiş kardeşimiz, çocuğumuz, yoldaşımız…
7
Mart 2015. Berkin 1 yıldır yok! 1 yıldır ölümsüz kavgamızda. 1 yıldır
haykırıyoruz meydanlarda “Berkin Elvan! YAŞIYOR!“ Bugün olduğu gibi. Okmeydanı
Cemevi önündeki binlerce insan gibi. Orada olmasa da kalbiyle orada olan,
vicdanının sesine kulaklarını tıkamayan herkes gibi.
Öğlen
saat 12.00’da başlayan anma, gözyaşları içinde cemevinden çıkan insanlarla ve Cemevi
önünde artan kalabalıkla devam etti. Milletvekilleri, eski solcular, hatta
birtakım belediye başkanları bile vardı anmada. Tabi ki hepsi birer birer
ayrıldı. Derken saat 14.00’da, düzenli korteji mümkün kılmayan bir kalabalık
ile başladık yürüyüşe, Berkin için. Pek çok ideolojiden insan, Berkin için
ordaydı. 1 yıl sonra oradaydı! Cenazesi kadar kalabalık değildik belki de
sayıca, ama bu Berkin Elvan’ın ölümsüzlüğünü gölgeleyemedi, hiçbir şey artık
gölgeleyemezdi. Biliyorduk geçen sene, bugün de biliyoruz, Berkin
unutulmayacak, unutturmayacağız. “Unutursak kalbimiz kurusun!“ diyerek
haykırdık, daha da haykıracağız!
Her
yeni gün, devrime adım adım gidiyoruz, gitmeye de devam edeceğiz!
Yoldaşlarımızın, kardeşlerimizin, kaybettiklerimizin adını dilimizden,
nefesimizden eksik etmeyeceğiz. Haykırmaya devam edeceğiz!
SORULACAK
HESABIMIZ VAR !
İstanbul Üniversitesinden Bir Öğrenci
3 Mart 2015 Salı
Tetikçi Baransu Tutuklandı; Sıra Bugünün Tetikçilerine de Gelecek!
Tayyip'in polis
diktatörlüğünün Cemaat'in basın ayağına yönelik operasyonları sürüyor. Dün de
bavulcu gazeteci Mehmet Baransu tutuklandı.
Yasemin Çongar niye
susup köşesine çekildi diyenler bugünkü yazısını okusun. Tetikçi Baransu'yu
şöyle savunuyor: "Bir gazeteci[!!] elindeki belgelerde sahtecilik yapsa ya
da sahte olabileceğini düşünse,bunları kendi eliyle devlete teslim eder mi?"
Cemaat-AKP çete
ittifakının 1000 yıl süreceği vehmine kapıldıysa bal gibi eder! Tıpkı bugünkü
yandaşların Kabataş'ta toplu taciz, camide içki vb. yalanlara malzeme olmaları
gibi, birkaç yıl öncesinin yandaşı olan Baransu da iktidarlarının ilelebet
süreceğini düşünüyor, Şamil gibi yağlı bir koltuk kapacağı düşüncesiyle maşa
olarak kullanılmakta beis görmüyordu.
Baransu gibi bugünkü tetikçilerin de
(Elif Çakırlar, Şamiller, Barlaslar, Şafak'ın-Akit'in fetvacıları) tepetaklak
olacakları gün gelecek. Yeter ki Gezi'de ortaya çıkmış olan muhalefet eve
tıkılıp kalmasın, Gezi'den dersler çıkararak yeni Geziler için mücadeleye devam
etsin.
Zaman,
STV vb. operasyonlarda ne söylediysek Baransu için de aynısını söylüyoruz: AKP intikam
almaya girişti ve yine hukuksuzluk yapıyor ama buradan hareketle basına yönelik
baskıdan bahsetmek, bunları gazete/gazeteci addetmek yanlış. Tetikçiysen bir
gün tetiğin hedefi olursun,gayet net.
Peki, her şeye rağmen bu tutuklamaya
niye tepki göstermeli? AKP operasyonlarını doludizgin sürdürürse bunun dönüp
dolaşıp, hatta fazla dolaşmayıp doğrudan vuracağı biz oluruz.
2 Mart 2015 Pazartesi
Kafkas Kestane Şekerinde Şeker Tadında Direniş Var
Bursa'da kestane şekeri
deyince ilk akla gelen markalardan olan Kafkas Kestane fabrikasında işçiler,
yaklaşık 3 ay önce yüzde 80’lere varan bir oranda Tek Gıda-İş sendikasında
örgütlendi. Patron, önce yetkiye itiraz etti, ardından işçilere baskı
uygulamaya başladı. Cuma günü 2, Cumartesi ise 1 kişiyi işten çıkardı. İşçiler
işten çıkarılan arkadaşlarına destek için Cumartesi pasta imalathanesinin
bulunduğu Soğukkuyu Mahallesi’nde üretimi durdurdu.
Saat 14.30'da başlayan
eylem coşkulu bir şekilde devam etti. Yapılan basın açıklamasında sendika
hakkının anayasal bir hak olduğu vurgulandı. Atılan işçiler geri alınıncaya, sendika
patron tarafından tanınıncaya dek mücadelenin süreceği vurgulandı. Pazartesi itibarıyla
ana fabrika ve pasta imalathanesinde üretimin komple duracağı, Heykel'deki
Kafkas Kestane satış mağazasının önüne siyah çelenk bırakılıp kitlesel bir
basın açıklamasının yapılacağı belirtildi. Tüm emek dostlarına Pazartesi günkü
eyleme destek için çağrıda bulunuldu.
Eylem saat 17.00'da
vardiya bitim saatinde sonlandırıldı.
Yaşasın Sınıf Dayanışması!
İşçilerin Birliği Sermayeyi Yenecek!
18 Şubat 2015 Çarşamba
Her Yer Cinsiyetçi, Hepimiz Özgecan’ız!
15 Şubat 2015. Günlerden Pazar. Soğuk bir günde metrobüsten
inmiş evime doğru, biraz da üşüyerek yürüyordum. Metrobüsle evim arası dümdüz
sokaklardan oluşan bir yoldan ibaret. Beylikdüzü’nün hemen hemen en sessiz
yerleri olan bu sokaklarda yürürken, ilk kez içimde bir korku hissettim.
Geçtiğim sokaklardan birinde, tanımadığım bir erkekle birlikte yürüyor olmaktı
beni bu derece korkutan. Aniden hızlanan adımlarım, nefes nefese kalmalarım ve
evime yaklaştıkça azalan korkum, o güne kadar evime giden o sessiz sakin yolda yaşadığım
bir ilkti benim için.
Tanımadığım bir erkekle aynı sokakta yürürken “İleride
birileri var mı acaba?” diye debelenişlerimi, hızlanmalarımı ve korkarak
hafifçe kafamı arkama çevirip tekrar hızlanmalarımı fark etmişti belki o da arkamda
yürürken. Belki bir anlam verememişti, belki haklı bulup beni korkutmamak için
yavaşlamayı seçmişti, ya da belki de haklıydı korkularım. Ama asıl soru şu;
neden aylardır hiç korkmadan, kulağımda kulaklığımla salına salına yürüdüğüm o
yolda, o akşam o kadar çok korkmuştum? Korktuğum şey karanlık mıydı, sokak
ışıkları mıydı, yoksa can güvenliğimin tehlikede olduğu düşüncesi mi? Neden bir
erkek, aniden kalp atışlarımı korku ile hızlandırıp adımlarımı hızlandırmış,
hatta “Babamı mı arasam, beni gelip alır belki?” diyebilecek kadar paniğe
kapılmama neden olmuştu? Arkamda yürüyen bir erkek değil de bir kadın olsa aynı
şeyleri hisseder miydim o akşam?
Şimdi de bir gün öncesine gidelim. 14 Şubat 2015. Mutlu uyanmış,
hazırlanmış bir şekilde işe gitmek için yola koyulmuştum ve metrobüsteydim.
Sabah saatlerinin o kalabalık metrobüse binme savaşını başarılı bir şekilde
atlatmış durumdaydım ve oturuyordum. Haber okumak için takip ettiğim sitelerden
birine girmem ile birlikte, tüylerimi ürperten, içimi acıtan, kanımı donduran o
haberle karşılaşmam bir oldu.
Üniversite öğrencisi genç bir kadın. Mersin’de okuyor. Çağ
Üniversitesi birinci sınıf öğrencisi. Bir gün arkadaşıyla buluşmuş. Bir AVM’de
birlikte güzel bir gün geçirmişler ve minibüse binmiş. Arkadaşı ile durakta
ayrılmışlar. Sonra o, minibüsteki tek yolcu olarak yolcuğuna devam etmeye
başlamış. Buraya kadar her şey ne kadar normal değil mi? Ne kadar gündelik? Ne
kadar sıradan bir gün akışı, rutin yaşayan bir insan için… Peki sonrası?
Olayın devamını 2 çocuk babası minibüs şoförü katil Suphi
Altındöken anlatıyor; “Tecavüz etmeye çalıştım, direndi, ben de bıçakladım. Kaç
kere sapladığımı hatırlamıyorum. Ölmediğini görünce levye ile kafasına
defalarca vurdum. Sonra cesedi kaybetmek için benzin döküp yaktım. Cesedi
gömecek vaktimiz yoktu.”
20 yaşında bir genç kadın. Minibüs şoförüne neden başka bir
yola saptığını soruyor. Şoför saldırıyor, bıçaklıyor, kaç kere sapladığını
hatırlayamayacağı kadar çok ve canavarca saplıyor. Ölmediğini görünce defalarca
levleyle vuruyor. Levyesiyle, bıçağıyla saldıran bir katil, savunmasız bir
kadının tırnaklarından korkuyor, bileklerini kesip saklıyor, yaptığı
canavarlığı gizleyebilmek için. Ama bir şeyi unutuyor. Faydasız kalsa da kendini
korumaya çalışmıştı Özgecan. Korkuyla kendini savunmuştu. Kollarını da kesse
katilinin yüzünde hala duruyordu Özgecan’ın savunmaları, çırpınışları yani
tırnak izleri.
Bu insani ifadeler ile anlatılması mümkün olmayan olayı
okuduktan sonraki ilk akşamda, eve yaklaşırken bir minibüs geçti yanımdan. Her
sabah tıklım tıklım dolu, akşamları ise neredeyse bomboş olan bir minibüstür bu
bahsettiğim minibüs. Ama o akşam doluydu. İlk kez, yanımdan geçen minibüse
binmiş olmak istemedim. İlk kez “Ben beklesem gelmez, bende zaten şans olsa…”
demek yerine, arkasından bakıp düşüncelere daldım. Aklımdan geçen düşünceler
biriktikçe öfkelendim, hüzünlendim.
Bir kadın gördüm minibüsün içinde. Camdan dışarı bakıyordu
kadın. İşten dönüyordu belki de. Yorgun görünüyordu. Belki de o da Özgecan gibi
arkadaşının yanından ayrılmış, evine gidiyordu. Neyse ki yalnız değildi dedim.
Neyse ki doluydu minibüs. Bir toplu taşıma aracının içine bakıp, bir kadın için
“Neyse ki yalnız değildi.” diyebilmekti belki de kendimi bir kez daha güvensiz
hissetmeme neden olan.
Şiddetin ne olduğunu çok küçük yaşlardan beri çok iyi bilen,
bizzat yaşayan bir kadın olarak düşündüm o akşam. Düşündükçe acıdı içim. Daha
kaç kadın yalnız kalacaktı? Daha kaç kadın yalnız olmaktan korkacaktı? Kaç
kadın kaçacaktı? Kaç kadın direnecekti ama yenilecekti? Kaçı yenildiği için
canından olacaktı? Kaç kadın gerekiyordu artık bir şeyler yapmak için? Kaç
kadının daha ölmesi gerekiyordu, televizyon kanallarına çıkan, sanatçı lafını
yerlerde süründüren insanların “Neden o saatte minibüsteymiş?” şeklindeki
insanlıktan, adaletten nasibini almamış kişilerin zulmü, vicdansızlığı
görebilmesi için?
Hangi saat aralığında minibüse binilmeli ki tecavüz edilip
bileklerimizin kesilmeyeceğinin, sonrasında cesedimizin yakılmayacağının bir
garantisi olsun? Neden sorgulanıyor 21 yaşındaki bir kadının hayatı? Minibüse
bindiği saat? Bu nasıl bir sorgulama ki yaşadığı vahşet değil, Özgecan
sorgulanıyor! Sadece Özgecan mı? 7 yıl öncesinden can alıcı bir örnek vermek
istiyorum. Hatırlayın; 8 Mart 2008’de Milano’dan başlayıp Slovenya,
Hırvatistan, Bosna, Bulgaristan, Türkiye, Suriye, Lübnan, İsrail ve Filistin
güzergahından, Kocaeli’nin Gebze ilçesine bağlı Tavşanlı Köyü yakınlarında
Ballıkayalar mevkiinde tecavüze uğramış ve boğularak öldürülmüş olan “Barış
Gelini Pippa Bacca” için “Gelinlikle orda burda ne işi var pardon da?“ denmedi
mi? Otostop çektiği için tecavüzü hak edip etmediği sorgulanmadı mı? Beş ülkeyi
özgür bir şekilde gezmiş bir insan, en sonunda Türkiye’de acımasızca
katledilmedi mi? Bu “normal(!)” karşılanmadı mı? Bu ve daha birçok örnek ve bu
örneklere yağan tepkiler, kadın cinayetlerinin aslında ne kadar da politik
olduğunun bir ispatı aslında.
Kadınların üstündeki cinsiyetçi baskı gittikçe artıyor ve
daha üst seviyelere taşınıyor. Ülkenin resmî kanalına çıkan bir ilahiyatçı
çekinmeden "Hamilelerin sokağa çıkması terbiyesizliktir" diyebiliyor
ve hâttâ bir kısım bakanların da desteğini topluyor. Kadının kahkahasına karışılıyor,
dekoltesine edepsizlik, yürüyüşüne “tahrik oluyoruz” deniliyor hatta kadın “Pembe
Otobüs” saçmalığı altında, gittikçe yalnızlaştırılıp “koruma” adı altında özgür
hayatından koparılıyor. Ve bu yapılacağı söylenenler, büyük ölçüde yandaş medya
katkısıyla, normalleştirilip gerekliliği kabul ettirilmeye çalışılıyor.
Ne otobüsün rengi ne de bu gibi başka bir şey çözüm değil,
olamaz da. Biz devrimcilere burada düşen görev, cinsiyetçilikten uzak durarak,
çözümün asla kadını özgür hayatından koparmak olmadığını anlatmak ve kadını
kısıtlanmakla korumak arasındaki ince çizgi için farkındalık yaratmaktır.
“Ben zaten kadın-erkek eşitliğine inanmıyorum” diyen bir
cumhurbaşkanı, “Kadınlar iş aradığı için, işsizlik yüksek” diyen bir maliye
bakanı ve “Tecavüzcü, kürtaj yaptıran tecavüz kurbanından daha masumdur.” diyebilen
bir İnsan Hakları Komisyonu Başkanı ile aynı ülke (hatta aynı gezegen) sınırları
içinde yaşıyor olmamız sakın ola bizleri umutsuzluğa düşürmesin!
Şimdi daha da ayağa kalkmalıyız! Özgecan için, Barış Gelini
için, “Bir tane kız mıdır kadın mıdır bilmem” denilen Dilşat Aktaş için,
Münevver Karabulut ve diğerleri için daha da dik durmalıyız! Onların susturulan
seslerine ses olma vakti!
Bu bir erkek düşmanlığı değil; aksine, cinsiyetçiliğin
doğurduğu kadın düşmanlığına karşı bir haykırıştır! Kadının erkek egemen
toplumdaki ezilmişliğine, baskılara yenilişine, katledilişine seslenen bir
yakarıştır. Bu sadece kadınlara değil; tüm insanlığa yapılan bir çağrıdır. Hep
beraber haykırma vaktidir!
KADIN ERKEK ELELE, MİLİTAN MÜCADELEYE!
İstanbul Üniversitesi'nden İMD'li Bir Öğrenci
Ben Bir Kadın Olarak...
Yürüyoruz yürüyoruz, erkekler için de yürüyoruz
Çünkü hâlâ bizim oğullarımızdır onlar
……
(James Oppenheimer, Ekmek ve Güller, 1911)
Merhaba ben bir
kadın yoldaşınız. “Kız değil, kadın!” cümlesini ilk deştiğimde yıllardır
yaptığımız bu ayrıma şaşırıp, kadın kelimesini sahiplenmek istemiştim. Ama bize
dayattıkları düşünce o kadar ayrımcı ki kendi kimliğime seslenişim zaman aldı.
“Kadın arkadaşımız”, “Ben kadın olarak…”, “Kadınlar yurdu”. Bu kelimeyi kullanışlarımda
karşımdaki çoğu kez afallamıştır. Öyle ki bazen ben bile söyleyemedim. “Pardon
kadınlar lavabosu nerede?” demek için içimden bir saniye “Bayanlar mı diyeyim,
kadınlar mı?” diye geçirirdim. Kadının cinsel obje olarak algılanması bir yana
Hopa’da yaşanan olayları protesto ederken panzerin üzerine çıkan Dilşat Aktaş’a
yapılan işkenceyi savunmak için bir utanmaz kalkıp da diyorsa “Bir kız mıdır
kadın mıdır bilmem”, ben artık çekinmem “Ben kadınım.” demekten. Ya da
kadınları hediye paketi gibi kırmızı kuşakla damada teslim eden iğrenç bir
geleneğe karşı: “Merhaba
ben bir kadın yoldaşınız.”
Bir gece, çalıştığım
işyerinden çıkarken paramın çalınmış olduğunu fark etmiştim. Gece 11 suları…
Eve yürüyorum. Yaklaşık 40 metre uzunluğunda gözün gözü görmediği bir köprü var
önümde serilen. Yola başlamak ile başlamamak arasında kararsızım. Köprüsüz
yoldan gidersem yol çok daha uzun, yelkovan alıp başını gider, akrep de aşağı
kalmaz. Köprüyü geçmek zorundayım. Birbirini kovalayan arabaların kopardığı
çığlık ile yaşama dair hiçbir belirtinin olmadığı sessizlik birbirine karışıyor
köprüde, ilerliyor adımlarım koşarcasına.
Kendi adımlarım dışında bir çift ayak sesi daha duyuyorum. Bana yakın mı uzak mı? Acaba erkek ayakları mı? Hayatımın en korkunç erkek sesini işitiyorum! “Şşşt saat kaç?” Sessizlik. “Cevap versene saat kaç dedim! O an en önemli şey saatin kaç olduğuymuş!
Super Mario, uçurum
ya da ateşli yollardan geçerken atarinin kollarına nasıl sık ve şiddetli
basardık. Ayak seslerinin yaklaşmasıyla birlikte köprü öyle bir yol oluyor; ben
de Super Mario. Bitti mi prensesi kurtaracağım. Ama köprü bitmiyor. Koşmaya
başlıyorum. O da koşuyor mu acaba düşüncesi beni daha da hızlandırıyor, köprü
bitiyor. “Teşekkürler Mario! Ama bizim prensesimiz başka bir kulede” diyor
önümde uzanan sayısız ara sokak. Kısa molalarla 45 dakika koşuyorum o gece. Olayı çevreme anlatırken bu
şekilde değil de “Gece 11’de köprüde yürürken başıma … geldi.” diye anlatsaydım
verilen tepki boyutunu tamamen değiştirirdi. Tek başıma o saatte orda ne işim
vardı?
Toplumun, kadınların
sokakta olmasına icazet verdiği saatlerde de yaşadıklarımı anlatabilirim. Bana
bir toplu taşıma aracı verin size farklı ve ortak özellikleriyle kadın olmanın
zorluklarından bahsedeyim. Minibüste onca boş yer varken yanıma oturan; rahatsız
olduğum için varacağım yerden erken indiğimde peşimden inip tanışmak istediğini
söyleyen; hastaneye kan aldırmak için girdiğimde camdan bakınca hala beni
beklediğini gördüğüm; dışarı çıkıp kan tuttuğu için bayıldığımda etrafım
kalabalık olduğundan (şanslıyım ki) yanıma gelemeyen aşağılık kişiden ve daha
nicelerinden bahsedebilirim.
Etek giydiğimde minibüse
biner binmez ilk olarak “Başka etek giyen var mı yalnız kalmayayım.” diye
etrafı kontrol etmemden, iğrenç bakışların da eteği kontrol etmesinden
bahsedebilirim. Ben istediğimi rahatça giyebilmek için zengin olup elit bir
yerde yaşamayı mı bekleyeceğim? Şişman ve yaşlı biri olduğumda alın o etek
sizin olsun!
Bazen kol çantasına elimi uzatırken “Sırt çantası alayım da rahat rahat gidip geleyim” dediğim metrobüs yolculuklarından bahsedebilirim. Otobüsün yoğunluğundan faydalanmak isteyen alçaklar olduğu için otobüsten inip dakikalarca diğer otobüsü beklerken sınava geç kaldığım günden de… Tüm bunların yanında “Mühendislik erkek işi değil mi?” diyenlere “Erkek işiyse sen kazansaydın!” diye içimden sitemlerimi de anlatmak isterim.
Bunlar bende iz bırakan
birkaç olay belki. Ama alıştığımız için normalleşen sorunlar hayatımızın
merkezinde. Her gün insanlıkdışı şartlarda toplu taşıma araçları kullanıyoruz. Her
gün eve geç(!) dönememe sorunu yaşıyoruz. Zamanımızı verimli kullanamıyoruz.
Dışarıda geçireceğimiz birkaç saatte "geç oldu mu, az kaldı, babam aradı, ha
gidiyorum, ha gideceğim" diye geçirdiğimiz zamanın da tadına varamadan eve
dönüyoruz. Her gün sokakta adımlarımızın sıklaştığı yerlerden geçiyoruz. Her gün
her gün kadın şiddetiyle ilgili bir habere, ardından örümcek beyinlerin
düşüncelerine katlanıyoruz.
Ben ne anlatırsam
anlatayım Özgecan’ın yaşadıklarını ne anlatabilirim ne anlayabilirim. Anlayacağım
tek şey Özgecan'ın minibüste tek kaldığında hissettikleri olabilir.
Yaşadıklarım, Özgecan'ın minibüsün yoldan saptığındaki korkusunun yanında bile
devede kulak kalır. Hele sonrasında gelen acı ve dehşet... Anlayamam ama her geçen
gün anlama ihtimalim artıyor.
Özgecan tek değildi
ama son olması için elimizden geleni yapmalıyız. Medet umduğumuz hükümet bir şey
yapacak olsaydı 2002'de N.Ç.'nin tecavüzcülerine yapardı. Medet umduğumuz
devletler bir şey yapacak olsaydı kadın hakları tüm dünyada yıllardır kan
dökülerek kazanılmazdı. Medet umduğumuz devlet, tecavüzcü ise kimden medet
umuyoruz!
Marksizm bize
çözümün önerilenlerden daha derinlerde olduğunu öğretti. Tüm kadınları Özgecan
ve gün yüzünde olan ama ilk defa bu kadar şiddetle gözlerine sokabildiğimiz
sorunlarımız için esas kimliğimiz işçi sınıfı merkezli mücadeleye çağırıyorum!
Yazımı New York’ta
128 kadın işçinin bir fabrikada yanarak can vermesinin ardından yazılan şiirden
bir kısım ile bitirmek istiyorum:
Yürüyoruz yürüyoruz,
erkekler için de yürüyoruz
Çünkü hâlâ bizim
oğullarımızdır onlar
Ve biz hâlâ analık
ederiz onlara
En zorlu iş, en ağır
ekmek
Ve çalışmak doğuştan
mezara dek
Ve böyle sürüp
gitsin istemiyoruz
Yaşamak için ekmek
Ruhumuz için gül
istiyoruz!
İstanbul Üniversitesinden İMD'li bir öğrenci
30 Ocak 2015 Cuma
Direnişin İlk Ateşi: Metal Grevi
Bugün, 29 Ocak 2015, sabahın ilk ışıklarıyla
birlikte 22 fabrikadaki metal işçileri birer birer grev pankartını astı.
Davulla, zurnayla, coşkuyla ve sloganlarla direnişe adım atıldı. Fabrikalardan
çıkıp merkezlerde (Gebze’de) buluşan işçiler, grevin ilk gününü taçlandırdılar.
Bende bir metal işçisi olarak çok heyecanlandım. Çok değil daha geçen yaz, işyerinde sendikal örgütlenme çalışması yapmış, ancak başarılı olamamıştık. Bizim çalıştığımız fabrikada o günden bugüne örgütsüz kalmış işçiler olarak çok bir şey değişmedi. Sömürü ve baskı devam ediyor ve eğer örgütlenemezsek, bugün de yarın da bu durum böyle devam edecek. Ancak sendikalı örgütlü işçilerin, bu başkaldırısı bizi doğal olarak heyecanlandırdı. Bu başkaldırının kazanımla sonuçlanması bizim gibi sendikal örgütlenme çalışması yapan arkadaşların elini güçlendirecek ve böylece hepimizin söyleyecek daha çok şeyinin olmasını sağlayacaktır.
Hani Lenin’in dediği
gibi “Grev ve direnişler işçi sınıfının
okuludur." Bu okuldan öğrendiğimiz deneyimleri fabrikalarda
paylaşacağız. Okula gitmeden öğrenmenin kolay olmadığını herkes bilir. Onun
için yapabildiğimiz kadar hem iş hem de öğrenci arkadaşımızı (aslında gelebilen
herkesi), kolundan tutup bu grev ve direniş okuluna götürmeliyiz. Şu soğuk kış
günlerinde, varillerde yakılan grev ateşi etrafında yapılan derslere katılmak
hepimizin görevi.
Bekleyin, bu
direnişin ilk ateşi daha… Devamı gelecek!
İstanbul’dan
İMD’li bir metal işçisi
BU GREV BİZİM!
Bugün
29 Ocak! Bugün Birleşik Metal-İş üyesi on beş bine yakın emekçi greve çıktı.
MESS’in grevi baltalamak ve grev kırıcılığı yapmak için 8 fabrikada yaptığı
“grev oylaması” patronları için büyük bir hezimete dönüştü, MESS sandığa
gömüldü.
Mezun
olduktan sonra bu sektörde çalışacak bir üniversite öğrencisi olarak, bu grevin
hepimizin grevi olduğunu hatırlatarak, tüm işçileri ve işçi adaylarını metal
işçisinin yanında olmaya davet ediyorum. İşçilerin bizden istediği salt
dayanışma açıklamaları değildir. Bu grev ile birleşmemizi, taleplerimizi kendi
talepleri ile birleştirmemizi bekliyorlar.
Mevcut
demokrasinin en çok genişlediği zamanların işçi sınıfının en örgütlü ve en
fazla hareket halinde olduğu zamanlarda olduğunu bilmeliyiz. Ne zaman işçi
örgütleri dağıtılmış, emek örgütleri zayıflamışsa tersine demokrasi gerilemeye
ve devlet zulmü artmaya başlamıştır.
İşte
tüm bunlar için bugün, metal işçilerine destek olmaya ve birlikte direnmeye
EJOT TEZMAK adlı çelik fabrikasına gittik. Sabah grev halayı ile başlayan grev
sonraki saatlerde sohbetlerle devam etti. Sınıf dayanışması sloganları ile
direnişlerinin 95. gününde olan Ülker işçileri ziyarete geldi. Bu sınıf
dayanışması ile bizi yönetenler, patronlar baştan kaybetti. Sonra işçilerle
grevin başarılı olabilmesi için neler yapmamız gerektiğini konuştuk. Bugün
teoride öğrendiklerimizi, kitaplarda okuduklarımızı, bizlerin asıl okulu olan
direnişlerde bizzat yaşayarak gördük. İşçilere veda ederken grev çadırında
işçiler coşkulu ve kararlı bir şekilde grevlerini devam ettiriyorlardı. Grev
süresince İMD olarak metal işçileri ile direneceğimizi söyleyerek, bugün-yarın
her zaman direnen metal işçilerinin yanlarında olacağımızı söyleyerek veda
ettik.
Bugün
başlayan grev bizi bir kez daha uyandırmalı ve şalterler indikçe meydanlar
dolmalı, sınıflar ve amfiler boşalmalı. Metal işçisi yalnız bırakılmamalı.
Çünkü onların grevi bizim grevimiz, hakları hepimizin hakları. Metal işçisi
kazanınca biz de kazanacağız.
Dokuz
Eylül Üniversitesinden İMD’li Bir Öğrenci
10 Aralık 2014 Çarşamba
Nestle İşçileri İsviçre Büyükelçiliği'ne Çağırıyor!
Patron ve hükümet yanlısı Hak-İş'e bağlı Öz Gıda-İş'ten ayrılıp, Tek Gıda-İş sendikasına üye oldukları için patron-sendika işbirliğiyle işten çıkarılan Nestle işçilerinin direnişleri 6. ayına yaklaşıyor. Daha önde işçilerden gelen 2 mektubu yayınlamıştık.
Şimdi de 10 Aralık'ta İsviçre Büyükelçiliği önünde basın açıklaması yapacak olan işçilerden gelen mektubu yayınlıyoruz.
160 gün önce tazminatsız, ihbarsız hatta işsizlik
maaşını alamayacak şekilde, işçi ve işveren ortaklığıyla işten çıkarıldık. Geçim
sıkıntısından hepimiz mağdur durumdayız. Hiç suçumuz yok ki! Durumu ispatlayan,
disiplin tutanaklarımızın olmayışıdır. İşveren mahkemeye tutanağı sunamıyor çünkü,
çıkışımızda disiplin kurulu oluşturulmadı. Tek isteğimiz koşulsuz bir şekilde işimize
geri dönmek. Direnişimiz nasıl ilk günden bu yana aralıksız devam ediyorsa, aynen
böyle devam edecektir. Tüm emek dostlarını 10 Aralık’ta Ankara’ya, İsviçre
Büyükelçiliği önüne davet ediyoruz. Bizlerin inancı tam! İşimize geri döneceğiz.
İşverenin yalakası Öz Gıda-İş sendikası bizi bu
hale getirdi. Yıllarca aidat ödedik, bir gün bile yanımızda olmadılar. Sendika
yöneticileri bile neredeyse bizim ise geri alınmamıza karşı, çünkü, Öz Gıda-İş,
işçi katili hükümeti destekleyen bir sendika.
Kar, kış, kıyamet, yağmur çamur hiçbir şey bizi
durduramaz. Eylemlerimiz direnişlerimiz ekmek kavgamız ne pahasına olursa olsun
işimize dönmediğimiz sürece bitmeyecektir.
Türkiye’
deki tüm işçi kardeşlerimiz bizi desteklesin. Bugün biz kazanırsak sadece biz
kazanmayacağız, diğer işçi kardeşlerimize de örnek olmuş olacağız.
İşveren kesimi böylelikle işçi kıyımına kolay
kolay cesaret edemeyecektir.
Yasasın sınıf dayanışması!
31 Ekim 2014 Cuma
Ülker İşçileri Sendika Hakkı İçin Direniyor!
Dünya gıda devleri
arasında yer alan ÜLKER, işçilerin kendi iradeleriyle sendika seçme hakkına
tahammül edemiyor. Topkapı’da bulunan fabrikada Hak-İş’e bağlı Öz Gıda-İş
Sendikası yıllardır örgütlü olmasına rağmen bir sendika gibi davranmamakta,
patron vekili gibi hareket etmekte. İşyerindeki sorunların çözümünde ve
işçilerin patron saldırıları konusundaki şikayetlerinde işçilerin örgütlü gücü
olarak mücadele etmek yerine ÜLKER patronunun isteklerini dayatmasında bir araç
olarak kullandığı Öz Gıda İş’ten ayrılan dokuz işçi 27 Ekim Pazartesi günü DİSK’e
bağlı Gıda-İş Sendikası’na üye oldular. Bunun hemen ardından işten atılan
işçiler 28 Ekim itibariyle kapının önündeki direnişlerini başlattılar.
ÜLKER patronu içeride çalışan
işçilerin direnişteki sınıf kardeşlerinden uzak durması için her yolu deniyor.
Hem fabrikanın içinde yaydığı yalanlar hem de mola saatlerinde dışarı çıkmaları
engelleme gibi yöntemlerle içerideki işçileri direnişten uzak tutmaya
çalışıyor.
Ancak direnişteki işçiler
yıllardır gasp edilen hakları ve sendika seçme özgürlükleri için direnmeye kararlı.
Direniş çadırı mesai saatleri içerisinde kapının önünde ve tüm sınıf dostlarını
dayanışmaya davet ediyorlar.
Zafer patron ve sarı
sendika baskılarına karşı direnen ÜLKER işçilerinin olacak!
Yaşasın sınıf dayanışması!
İşçilerin birliği sermayeyi yenecek!
İstanbul'dan İMD'li bir işçi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






.jpg)

