30 Ocak 2015 Cuma

Direnişin İlk Ateşi: Metal Grevi

Bugün, 29 Ocak 2015, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte 22 fabrikadaki metal işçileri birer birer grev pankartını astı. Davulla, zurnayla, coşkuyla ve sloganlarla direnişe adım atıldı. Fabrikalardan çıkıp merkezlerde (Gebze’de) buluşan işçiler, grevin ilk gününü taçlandırdılar.



Bende bir metal işçisi olarak çok heyecanlandım. Çok değil daha geçen yaz, işyerinde sendikal örgütlenme çalışması yapmış, ancak başarılı olamamıştık. Bizim çalıştığımız fabrikada o günden bugüne örgütsüz kalmış işçiler olarak çok bir şey değişmedi. Sömürü ve baskı devam ediyor ve eğer örgütlenemezsek, bugün de yarın da bu durum böyle devam edecek. Ancak sendikalı örgütlü işçilerin, bu başkaldırısı bizi doğal olarak heyecanlandırdı. Bu başkaldırının kazanımla sonuçlanması bizim gibi sendikal örgütlenme çalışması yapan arkadaşların elini güçlendirecek ve böylece hepimizin söyleyecek daha çok şeyinin olmasını sağlayacaktır.





Hani Lenin’in dediği gibi “Grev ve direnişler işçi sınıfının okuludur." Bu okuldan öğrendiğimiz deneyimleri fabrikalarda paylaşacağız. Okula gitmeden öğrenmenin kolay olmadığını herkes bilir. Onun için yapabildiğimiz kadar hem iş hem de öğrenci arkadaşımızı (aslında gelebilen herkesi), kolundan tutup bu grev ve direniş okuluna götürmeliyiz. Şu soğuk kış günlerinde, varillerde yakılan grev ateşi etrafında yapılan derslere katılmak hepimizin görevi.

Bekleyin, bu direnişin ilk ateşi daha… Devamı gelecek!


İstanbul’dan İMD’li bir metal işçisi

BU GREV BİZİM!

Bugün 29 Ocak! Bugün Birleşik Metal-İş üyesi on beş bine yakın emekçi greve çıktı. MESS’in grevi baltalamak ve grev kırıcılığı yapmak için 8 fabrikada yaptığı “grev oylaması” patronları için büyük bir hezimete dönüştü, MESS sandığa gömüldü.

Mezun olduktan sonra bu sektörde çalışacak bir üniversite öğrencisi olarak, bu grevin hepimizin grevi olduğunu hatırlatarak, tüm işçileri ve işçi adaylarını metal işçisinin yanında olmaya davet ediyorum. İşçilerin bizden istediği salt dayanışma açıklamaları değildir. Bu grev ile birleşmemizi, taleplerimizi kendi talepleri ile birleştirmemizi bekliyorlar.

Mevcut demokrasinin en çok genişlediği zamanların işçi sınıfının en örgütlü ve en fazla hareket halinde olduğu zamanlarda olduğunu bilmeliyiz. Ne zaman işçi örgütleri dağıtılmış, emek örgütleri zayıflamışsa tersine demokrasi gerilemeye ve devlet zulmü artmaya başlamıştır.




İşte tüm bunlar için bugün, metal işçilerine destek olmaya ve birlikte direnmeye EJOT TEZMAK adlı çelik fabrikasına gittik. Sabah grev halayı ile başlayan grev sonraki saatlerde sohbetlerle devam etti. Sınıf dayanışması sloganları ile direnişlerinin 95. gününde olan Ülker işçileri ziyarete geldi. Bu sınıf dayanışması ile bizi yönetenler, patronlar baştan kaybetti. Sonra işçilerle grevin başarılı olabilmesi için neler yapmamız gerektiğini konuştuk. Bugün teoride öğrendiklerimizi, kitaplarda okuduklarımızı, bizlerin asıl okulu olan direnişlerde bizzat yaşayarak gördük. İşçilere veda ederken grev çadırında işçiler coşkulu ve kararlı bir şekilde grevlerini devam ettiriyorlardı. Grev süresince İMD olarak metal işçileri ile direneceğimizi söyleyerek, bugün-yarın her zaman direnen metal işçilerinin yanlarında olacağımızı söyleyerek veda ettik.



Bugün başlayan grev bizi bir kez daha uyandırmalı ve şalterler indikçe meydanlar dolmalı, sınıflar ve amfiler boşalmalı. Metal işçisi yalnız bırakılmamalı. Çünkü onların grevi bizim grevimiz, hakları hepimizin hakları. Metal işçisi kazanınca biz de kazanacağız.

Bu grev bizim!


Dokuz Eylül Üniversitesinden İMD’li Bir Öğrenci

10 Aralık 2014 Çarşamba

Nestle İşçileri İsviçre Büyükelçiliği'ne Çağırıyor!

Patron ve hükümet yanlısı Hak-İş'e bağlı Öz Gıda-İş'ten ayrılıp, Tek Gıda-İş sendikasına üye oldukları için patron-sendika işbirliğiyle işten çıkarılan Nestle işçilerinin direnişleri 6. ayına yaklaşıyor. Daha önde işçilerden gelen 2 mektubu yayınlamıştık. 

Şimdi de 10 Aralık'ta İsviçre Büyükelçiliği önünde basın açıklaması yapacak olan işçilerden gelen mektubu yayınlıyoruz.

160 gün önce tazminatsız, ihbarsız hatta işsizlik maaşını alamayacak şekilde, işçi ve işveren ortaklığıyla işten çıkarıldık. Geçim sıkıntısından hepimiz mağdur durumdayız. Hiç suçumuz yok ki! Durumu ispatlayan, disiplin tutanaklarımızın olmayışıdır. İşveren mahkemeye tutanağı sunamıyor çünkü, çıkışımızda disiplin kurulu oluşturulmadı. Tek isteğimiz koşulsuz bir şekilde işimize geri dönmek. Direnişimiz nasıl ilk günden bu yana aralıksız devam ediyorsa, aynen böyle devam edecektir. Tüm emek dostlarını 10 Aralık’ta Ankara’ya, İsviçre Büyükelçiliği önüne davet ediyoruz. Bizlerin inancı tam! İşimize geri döneceğiz.
İşverenin yalakası Öz Gıda-İş sendikası bizi bu hale getirdi. Yıllarca aidat ödedik, bir gün bile yanımızda olmadılar. Sendika yöneticileri bile neredeyse bizim ise geri alınmamıza karşı, çünkü, Öz Gıda-İş, işçi katili hükümeti destekleyen bir sendika.


Kar, kış, kıyamet, yağmur çamur hiçbir şey bizi durduramaz. Eylemlerimiz direnişlerimiz ekmek kavgamız ne pahasına olursa olsun işimize dönmediğimiz sürece bitmeyecektir. 

Türkiye’ deki tüm işçi kardeşlerimiz bizi desteklesin. Bugün biz kazanırsak sadece biz kazanmayacağız, diğer işçi kardeşlerimize de örnek olmuş olacağız.


İşveren kesimi böylelikle işçi kıyımına kolay kolay cesaret edemeyecektir.



Yasasın sınıf dayanışması!

31 Ekim 2014 Cuma

Ülker İşçileri Sendika Hakkı İçin Direniyor!

Dünya gıda devleri arasında yer alan ÜLKER, işçilerin kendi iradeleriyle sendika seçme hakkına tahammül edemiyor. Topkapı’da bulunan fabrikada Hak-İş’e bağlı Öz Gıda-İş Sendikası yıllardır örgütlü olmasına rağmen bir sendika gibi davranmamakta, patron vekili gibi hareket etmekte. İşyerindeki sorunların çözümünde ve işçilerin patron saldırıları konusundaki şikayetlerinde işçilerin örgütlü gücü olarak mücadele etmek yerine ÜLKER patronunun isteklerini dayatmasında bir araç olarak kullandığı Öz Gıda İş’ten ayrılan dokuz işçi 27 Ekim Pazartesi günü DİSK’e bağlı Gıda-İş Sendikası’na üye oldular. Bunun hemen ardından işten atılan işçiler 28 Ekim itibariyle kapının önündeki direnişlerini başlattılar.
               

ÜLKER patronu içeride çalışan işçilerin direnişteki sınıf kardeşlerinden uzak durması için her yolu deniyor. Hem fabrikanın içinde yaydığı yalanlar hem de mola saatlerinde dışarı çıkmaları engelleme gibi yöntemlerle içerideki işçileri direnişten uzak tutmaya çalışıyor.

Ancak direnişteki işçiler yıllardır gasp edilen hakları ve sendika seçme özgürlükleri için direnmeye kararlı. Direniş çadırı mesai saatleri içerisinde kapının önünde ve tüm sınıf dostlarını dayanışmaya davet ediyorlar.
              


Zafer patron ve sarı sendika baskılarına karşı direnen ÜLKER işçilerinin olacak!

Yaşasın sınıf dayanışması!
İşçilerin birliği sermayeyi yenecek!


                                                                                                    İstanbul'dan İMD'li bir işçi

23 Eylül 2014 Salı

Bir Devlet Geleneği Olarak 6-7 Eylül'e Bakmak; Derin Devlet mi? Burjuva Devletinin Kendisi mi?

TC kuruluşundan bugüne değin  tek dil, tek devlet, tek millet, ideolojisini dayadı. Kendi varlığını sağlamaya çalıştı. Kimi zaman gayrimüslimlere, kimi zaman Alevilere, yıllardır da Kürtlere, kısacası kendi profiline uymayan her ulusu, etnik yapıyı, inanç gruplarını, siyasi özneleri bir devlet politikası olarak ötekileştirdi. Asimile etmeye, Türkleştirmeye çalıştı. Bu devlet politikasında uzun yıllar ısrar eden TC hiçbir zaman toplumu tektipleştirmeyi başaramadı. Her zaman bilindik yöntemleri uygulayarak, sürekli olarak ötekileştirdiği grupları “dış mihrakların etkisiyle hareket eden bozguncular” olarak hedef gösterdi. Bunun kronolojik sırası o kadar uzun ki, hepsini incelemek için ayrı bir çalışma alanı gerekmektedir. 6-7 Eylül, Sivas, Çorum, Maraş, Mersin Newrozu, son olarak Lice'deki kalekolda bayrak indirme olayına varıncaya değin TC'nin yakın tarihinin her döneminde olan devlet
politikasının sistematik bir şekilde uygulanmasından vazgeçemeyişinin göstergesidir. 6-7 Eylül'ün yıl dönümü vesilesiyle 6-7  Eylül 1955 yılını mercek altına alıp bugüne dek devam eden devlet politikasını inceleyelim.

6-7 Eylül 1955 saat 13:00'te devlet radyosunda, Selanik'te bulunan Atatürk'ün doğduğu evin bombalandığı haberleri Türkiye'nin gündemine bomba gibi düştü. Kıbrıs Türktür Cemiyeti'nin çağrısıyla Taksim'de miting düzenlendi. Taksim mitingi sonrası faşist güruh İstiklal Caddesi’nde gayrimüslimlere ait işyerlerini yağmaladı. İstiklal Caddesi’yle sınırlı kalmayan faşist güruhlar, Beyoğlu, Kurtuluş, Şişli, Nişantaşı, Eminönü, Fatih, Eyüp, Bakırköy, Yeşilköy, Ortaköy ve Adalar'ı  yağma alanına döndürdü. Polisin ve devletin kolluk güçlerinin olaylara müdahale etmemesi, hatta günler öncesinden, gayrimüslimlerin ev ve işyerlerini işaretleyip, polisin yönlendirmesiyle bu eylemlerin gerçekleştirilmesi TC'nin yakın tarihine bakıldığında bu vb. tiyatroların gerçekleştirildiğini görebiliriz. Resmi kayıtlara göre olaylar  sonucunda 4214 ev, 1004 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2
manastır, 5317 tesis saldırıya uğradı ve tahrip edildi. Olaylar sonucunda birçok Rum ve Ermeni vatandaşlar evlerinden, yurtlarından zorunlu olarak gitmek durumunda kaldı. Bu durumun birebir sorumlularından olan dönemin başbakanı Menderes'in bir demokrasi kahramanı ilan edilmesi, RTE’nin de kendine örnek aldığı tarihi politik bir figür olması bu devlet geleneğinin devam ettiğinin en açık göstergesidir.

2000'li yılların ortaları, AKP'nin yeni iktidar olduğu dönemde Türkiye burjuvazisi kendi iç çatışması içerisine girdi. Bir yandan eski statükocu kanat, bir yandan da liberal kanat. Ergenekon, Balyoz vs. gibi eski statükocu kanat, operasyonlarla alaşağı edildi. AKP hükümeti de bunun üzerinden “derin devleti tasfiye ettik” propagandası üzerinden kendine demokrat imajı verdirdi. Solun bir kısmı Ergenekon diye bir örgütün olmadığını, bu operasyonların AKP eliyle orduyu tasfiye ettiği, Cumhuriyet'in kazanımlarına karşı bir saldırı olduğunu savundu. “Yetmez ama evet” kampanyasıyla şekillenen sol liberal siyasi özneler ise, Ergenekon, balyoz vs. operasyonların derin devleti tasfiye ettiğini bunun demokratik bir kazanım olduğunu savundular.

Derin devleti burjuva devletten ayrı bir kurum olarak ele alınabilir miyiz?

Devlet, her şeyden önce sınıf savaşlarının aracıdır. İktidardaki sınıfın başka bir sınıf üzerinde hakimiyet kurma aracıdır. Burjuva demokrasisinin darlığı ve genişliği sınıf mücadelesinin örgütlülüğünü ve güçlülüğünü belirlemektedir. Kimi zamanlar sınıf mücadelesinin kazanımları olarak ortaya çıkan demokratik haklara burjuva devletlerde uymazlar. Hatta kendi anayasasına aykırı işleri yapacak illegal suç örgütleri kurarlar. Bu sadece Türkiye için geçerli değildir. Daha önceleri Avrupa'nın birçok ülkesinde gladyo gibi örgütler kurulmuş, devrimci hareketlere karşı savaşmışlardır. Kimi zamanlar bu örgütlerin tetikçileri yargılanıp,   “temiz eller operasyonu” vs. popülist söylemlerle burjuva devletler kendini temize çıkarma hamleleri de yapmıştır. Burjuva devletler her zaman kendine bağlı illegal suç örgütlerine ihtiyaç duyarlar. Bunlardan vazgeçmeleri,
şeffaflığa bürünmeleri kapitalist devletin özüne aykırıdır. Bu noktada sadece kendi suç örgütlerini zaman zaman revize etme ihtiyacı duyarlar. Bu süreçlerde de bunun üzerinden demokrasi naraları atarlar. Bugün burjuva devletini, derin devletten bağımsız bir olgu olarak ele almak ikiyüzlü liberal burjuva demokratlarının saflarına yedeklenmektir.

6-7 Eylül'de gayrimüslimlere yapılan uygulamanın türevleri yıllarca Kürtler'den, Aleviler’e, Ermeniler'den, LGBTİ bireylere varıncaya değin toplumun geniş bir yelpazesi bu uygulamalardan nasibini almıştır.

Biz devrimci Marksistlere düşen görev ötekileştirilme üzerinden yükseltilen ırkçı dalgaya karşı Enternasyonal bir perspektifte birleşik sınıf cephesi örmektir. 6-7 Eylül 1955'te olan saldırılar bugün Suriyeli ve Ezidi mültecilere karşı uygulanadabilir. Bunun için faşist güruhların eyleme geçmesini beklemeden, bugünden, ırkçı, şoven dalgaya karşı işçi sınıfının içinde enternasyonalist bir maya tutturduğumuz ölçüde bu tarz ırkçı dalgaları bertaraf edebiliriz. Bunun için yılmadan, sabırlı bir çalışma bizim payımıza düşmektedir.

Yaşasın Proletarya Enternasyonalizmi!

                                                                                        Bursa'dan  İMD'li bir işçi

27 Ağustos 2014 Çarşamba

İMD'nin Troçki Yoldaşı Anma Etkinliği Üzerine



İşçi Mücadele Derneği tarafından düzenlenen devrimci önder Troçki'yi ölüm yıldönümünde anma etkinliği üzerine düşüncelerimi kaleme alma arzusundayım.

Öncelikle, böyle bir etkinliği yaşadığımız nesnel ve öznel koşulların sürecinde değerlendirmek önem taşımaktadır. Dünya genelinde etkisini gösteren kapitalist krizin altıncı senesinde, sınıf mücadelelerinin arttığı ama devrimci parti krizinin ve emperyalist çağda burjuvazinin kendi içindeki çıkar çatışmalarının ürünü olarak karşı devrimci hareketlerin de arttığı bir süreçte Troçki'yi sahiplenmek devrimci bir duruştur.

Bizim birincil görevimiz Troçki'nin bize miras bıraktığı geçiş programı temelinde, burjuvazinin hizmetkarları olan burjuva partilerine, oportünistlere, sosyal şovenistlere, uzlaşmacı sendikal bürokrasilere karşı işçi sınıfının sınıf bağımsızlığını savunmak ve onu iktidara götürecek olan Leninist parti modeliyle devrimci çalışmalar yapmaktır. Bu açıdan Ekim Devrimi'nin örgütleyicisi ve Lenin’le birlikte önderi, Kızıl Ordu'nun kurucusu ve komutanı, Petersburg Sovyeti'nin başkanı, Dördüncü Enternasyonal'in kurucusu, Stalinizmin Marksizmi yozlaştırma pratiğine karşı sürgünlerine rağmen, hayatını devrime ve Marksizme adayan, Lenin'in deyişiyle "en yetenekli Bolşevik" olan devrimci önder Troçki'nin mirasını sahiplenmek ve savunmak müthiş önem taşımaktadır.

Bu sebepten dolayı İMD'li yoldaşların etkinlik için verdiği her çabayı değerli buluyorum ve selamlıyorum. Dördüncü Enternasyonal'in hangi şartlar altında kurulduğuna göz atmak bile, bizlere Troçki'nin ve onunla beraber devrimci Marksistlerin işçi sınıfı için nasıl keskin bir mücadele verdiklerini anlamamızı sağlar:  Dördüncü Enternasyonal, Komintern içinde Lenin'in ölümünden sonra Stalinist bürokratikleşmeye karşı "Sol Muhalefet" adını taşıyan Bolşevik-Leninistlerin, Komintern içindeki uzun mücadele döneminin ardından enternasyonal işçi sınıfının yenilgi yıllarında kurulmuştur.

Alman faşizmi dünya üzerindeki en büyük örgütlü işçi sınıfını parçalamış, Franco'nun faşist birlikleri İspanya'da, Stalinizmin de ihanetlerinden destek alarak emin adımlarla ilerlerken, Çin'de emperyalist saldırılar yaşanırken, işçi devleti Sovyetler Birliği karşı devrimci bürokratik bir aygıtın ve onun temsilcisi olan Stalin'in elinde yozlaştırılırken, emperyalist savaşın ayak sesleri artarken, Troçkistler işçi sınıfının çıkarları doğrultusunda devrimci süreç başlatma amacındaydılar.

Tabii Stalinizm iktidarı eline aldıktan itibaren, özellikle 4. Enternasyona’lin kurulma aşamasında Troçkistleri baskı aygıtları ile sindirme çabasındaydı. Bu süreçte birçok devrimci Marksist, Stalinist ajanlar tarafından katledildi. İkinci Dünya Savaşı sonrasında merkezcilik çelişkilerinden ötürü Dördüncü Enternasyonal yozlaşmış ve yıkılmış olsa da, onun programının güncelliği gerçektir. Bu uğurda Dördüncü Enternasyonal'in devrimci önderlik krizinin derinden hissedildiği dönemde, yeniden inşası en gerekli ihtiyaçtır.

Panelde gösterilen Troçki belgeseli birçok sebepten ötürü burjuva tarihçiler tarafından hazırlanmış ve sınıfsal temelden yoksun bireyselci temelde düzenlenmişse de, Troçki'nin hayatının önemli kesitleri belgeselde mevcuttur. Tabii ki bizler Troçki'yi tanımak ve Troçkizm'i öğrenmek isteyenlere Troçki'nin eserlerini okuyarak bu süreci başlatmaları gerektiği önerisinde bulunuyoruz.

Troçki, Marksizmi geliştiren bir devrimci önder olduğu kadar, edebiyatı kuvvetli bir yazardı da ayrıca. Bertolt Brecht 1931 yılında Troçki'yi "yaşayan en büyük yazar" olarak tanımlamıştı.

İMD'li yoldaşların belgeselden sonraki bölümde Troçkizm üzerine tartışmaları ve katılımcıların olumlu tepkileri önemlidir ve muhakkak derinleştirilmelidir. Özellikle Arjantin'deki Donnelley ve Lear mücadeleleri hakkında getirilen sorular, oluşan ilgi, beni epey memnun etti. Enternasyonalizmin en önemli özelliğinden birisi dünya üzerinde gelişen sınıf mücadelelerine kayıtsız kalmamak, yani onları savunmak ve sahiplenmektir. Bu olumlu izlenimi ben panel sırasında edindim.

Son söz olarak, Troçki üzerine politik ve sanatsal daha fazla çalışmanın yapılması gerektiğini belirtmek isterim, çünkü karşı devrimci hareketlere karşı, devrimci Marksizmin önderliğe ulaşabilmesi yolunda teorik ve pratik çalışmalar elzemdir. Troçki'yi savunmak, sınıfsız-sınırsız-sömürüsüz bir dünya düzenini, insanlığın asıl hikayesinin başlayacağı dönemi savunmaktır.

Devrimci selamlarımla,
                      
RIO'lu (Devrimci Enternasyonalist Örgüt) bir devrimci

25 Ağustos 2014 Pazartesi

Katledilişinin 74. Yılında Troçki Yoldaşı Andık

Merhaba, 

Ben metal işçisi örgütlü biriyim, bir tekstil işçisi olan eşim de öyle.

Bugün işçi sınıfının önderi, başkumandan Troçki yoldaşımızın öldürülüşünün 74. yıldönümü. Bugün Troçkist bir örgüt olarak seni andık. 

İç Savaş’ta burjuvazinin beyaz ordusuna karşı kazandığın zaferlerden, Lenin’le birlikte, Ekim Devrimi’nin, Sovyet Devrimi’nin mimari olduğundan gururlandık. 


                                       

Hayatını işçi sınıfına adamış, burjuva ordularının üstüne darbe üstüne darbe yapmış büyük önder Troçki!

Troçki biz işçiler için sadece önder değil, aynı zamanda haksızlığa, sömürüye karşı savaşmayı öğreten bir öğretmen aynı zamanda. 26 yaşında Petrograd Sovyeti’nin başkanı olmuş birinin önderimiz olması benim için ayrı bir gurur kaynağı. Diğer örgütlerin önderlerine baktığımda Troçki yoldaşın adının devrimle anılması ne kadar doğru bir yolda olduğumuzu gösteriyor.
                                

Ben kendi adıma çok şanslıyım, senin gibi sadece biz işçileri değil aynı zamanda dünyada diğer ezilen halkları savunan bir önderim olduğu için. 

Senin yolun biz işçi sınıfına ışık, teorik-pratik birikimin kapitalizmi yenmekte araç oluyor.

Hiç durmadan işçi sınıfını düşünüp devrimi süreklileştirme isteğinden vazgeçmemen kavgamızda siper olacaktır. 

Hep bizimle olacak, kavgamızda yaşayacaksın yoldaş, önder Troçki. 


                                                İstanbul’dan İMD’li bir işçi ailesi

18 Ağustos 2014 Pazartesi

Arjantin’de Donnelley İşçileri Yol Gösteriyor!

Donnelley uluslararası alanda faaliyet gösteren ve Amerikan sermayeli bir matbaa. 400 işçinin çalıştığı fabrika 12 Ağustos 2014 günü işçiler tarafından işgal edilerek öz yönetime geçildi. İşgalin nedeni fabrikanın yasadışı bir biçimde ve işlerin iyi gitmediği yalanıyla kapatılması.

Donnelley’in çokuluslu bir şirket olmasına ve kendi internet sitelerinden de gururla duyurdukları biçimiyle karlarına kar katmalarına rağmen, Buenos Aires yakınlarındaki matbaayı kapatacağını açıklamasının arkasındaki neden orada çalışan sınıf bilinçli işçilerden kurtulma çabası. Ekonomik durumunun kötü olduğu bahanesini kullanarak 123 işçiyi işten atacağını ve fabrikayı kapatacağını açıklayan Donnellley patronunun asıl amacı şuydu: Fabrika içerisinde örgütlü bir güç olarak mücadele eden işçilerden kurtulmak! Zira işçilerin önemli bir kesimi PTS (Sosyalist İşçi Partisi) üyesi.

Bu taktik hepimize pek çok örnekten tanıdık geliyor, dünyanın her yerinde sermayenin, burjuva hukuğunun sağladığı avantajlardan yararlanarak çok yüksek kar oranlarına rağmen fabrikaları kapatabildiği ve onlar açısından “sorun ortadan kalktığında” yeniden açtığı ya da daha kuralsız çalışılan başka ülkelere taşıdığını biliyoruz.

Türkiye’deki binlerce örnekten birkaçını hatırlamakta fayda var: Philips’in Gebze’deki fabrikası 2008 yılında 40 milyon Euro’nun altında(!) cirosu olan fabrikalarını kapatma kararı aldığı gerekçesiyle Birleşik Metal-İş’in güçlü bir örgütlülüğünün olduğu Gebze fabrikasından kurtulmaya çalışmıştı. Fabrika işgali ve yürütülen mücadeleye rağmen istediğini elde eden Philips, kapatmanın ardından fason atölyeler yoluyla Türkiye’deki üretimini sürdürdü.

2014 yılında Greif çuval fabrikası işçileri kurdukları komiteler yoluyla karar alarak fabrikayı işgal etti,  temel talepleri fabrikanın içindeki taşeronlardan kurtulmaktı.  Mücadele etmekte kararlı işçilerin gücünün farkında olan Greif patronu işçilere saldırmak için elinden gelen her şeyi yaptı. Sonunda sendika bürokratlarının ve burjuvazinin kolluk kuvvetinin desteğiyle onları fabrikadan uzaklaştırdı. Yine, sendikalaşan işçilerden kurtulmak isteyen Beşiktaş Belediye’sinde Beltaş işçileri de bugünlerde patronlarınaa karşı mücadele ediyorlar.

Bu listeyi uzatmak elimizde ancak özetle şunu söyleyebiliriz: bizden çaldıklarıyla zengin olan patronlar sınıfı, o zenginliğin sağladığı hareket kabiliyeti ile örgütlü işçilerden kurtulmaya çalışıyorlar.

Bu nedenle Donnelley işçilerinin verdiği yanıt çok önemli: işgal ve öz yönetim. Donnelley işçileri burjuvaziye ve tüm işçi kardeşlerine haykırıyor:  Üreten bizleriz ve bunu nasıl yapacağımızı kontrol edecek ve ürettiklerimize el koyacak patronlar olmadan da üretebiliriz. İşte tam da bu yüzden Arjantin’deki Donnelley tüm dünya işçi sınıfına yol gösteriyor.

Yaşasın enternasyonal dayanışma!

12 Ağustos 2014 Salı

Geleneksel İMD Kampı'ndan İzlenimler-7

Belki de uykusuzluk bu kadar tatlı gelmemişti yaşamımın hiç bir dönemin de…

Bu betonerleşmiş dünya düzeninde birlikte verilen mücadelenin, emeğin, paylaşımın yine hep birlikte tüm güzellikleriyle; umuduyla, fikriyle, zikriyle aynı tabiat içerisinde paylaşılması muazzam bir duygu…


Teşekkürler İMD, yoldaşlarımı, hevallerimi, direnenleri tüm içtenliğimle selamlarım, kucaklarım.

                           
                                                İstanbul’dan İMD'li bir lojistik işçisi

Geleneksel İMD Kampı'ndan İzlenimler-6

İMD Yalova kampı…

Açıkçası kampa katılacaklardan çoğunu tanımamama, son kamp deneyimimin üzerinden uzun yıllar geçmiş olmasına ve ne ile karşılaşacağımı bilmememe rağmen İMD’li bir arkadaşımın daveti üzerine katıldım ve iyi ki katılmışım.

Daha Beşiktaş’tan yola çıktığımız andan itibaren elime tutuşturulan kamp malzemesi poşetlerinden kampın öyle “yan gelip yatılacak” bir yer olmadığını anlamıştım. Nitekim gece kampa vardığımızda katılan bütün arkadaşlarla yapılan toplantıdan itibaren benim için bir kolektif yaşam deneyimi başladı. Duygusallaşmak istemiyorum ama farklı yerlerden gelmiş, birbirini tanıyan tanımayan arkadaşların “bir ağaç gibi tek ve hür, bir orman gibi kardeşçesine” yaşamanın küçük bir modelini yaratmaları muhteşemdi. Muhteşem Gezi direnişinde olduğu gibi. Hayatımın ilk uçurtmasını üstelik başarılı bir şekilde yapmış olmam da cabası.

Sadede gelirsek; demek ki asgari insani koşullarda ve yalnız olmadığını farkettiğinde insanoğlu-kızı bireyselliğini kaybetmeden ama bencil olmadan “başka bir dünya” için kolları sıvayabilir ve o dünyayı kurabilir diyebilmek güzel şey…

                                                                                      İstanbul’dan bir blog okuru