1 Mart 2016 Salı

SGK'dan Yeni Uygulama: Sigara İçene Kanser İlacı Yok!

SGK, 3 Şubat’tan itibaren akciğer kanseri olan hastaların ilaç parasını karşılamak için "sigara içmemiş olma" şartı getirdi. Hızını alamayan SGK bununla da kalmadı, multiple skleroz (MS) hastalığında kullanılan fingolimod etken maddeli ilacın ödenmesi için başka bir ilacın bir yıl süreyle kullanılmasını şart koştu.

SGK'nın bu uygulaması, temel yaşam hakkı olan sağlık hakkına karşı bir saldırıdır. Milyonlarca işçinin ücretinden kesilen primlerle ekonomisini sağlama alan SGK, geniş emekçi kitlelerin zaten kısıtlı olan sağlık hakkını kullanmasını sağlayan, sınırlı kazanımlarımıza karşı bir saldırı başlattı. Süreç, sağlığın her geçen gün piyasalaştığı ve ticari bir hizmete dönüştürüldüğü; sağlık emekçilerine ise esnek, güvencesiz çalışmanın dayatıldığı, "sağlıksızlık sektörüne" evrildi. SGK bu uygulamanın gerekçesinin tasarruf amaçlı olduğunu belirtti.

SGK'nın kâr hırsı işçi sınıfına ölüm getirmektedir. Sağlık sorununu çözmekle ve hastanelerde kuyrukta beklememekle övünen AKP hükümeti, hızla sağlık alanını ticarileştirmekte ve parası olmayana hastane kapılarını kapatmaktadır. Sağlık, tüm vatandaşlar için ulaşılabilir bir kamusal hizmet olması gerekirken, kapitalistler ve onların hükümetleri için iyi kâr getiren bir yatırım alanına dönüşmüştür. İnsanların sağlık problemleri üzerinden zenginliğine zenginlik katan bir sistemdir kapitalizm. Herkesin eşit, ulaşılabilir, parasız, nitelikli bir sağlık hizmeti yalnızca işçi sınıfının iktidarıyla hayat bulacaktır.

Kapitalizm öldürür, kapitalizmi öldürelim!

Bursa'dan İMD'li Bir İşçi


Modern Kölelikte Yeni Bir Sayfa: "Özel İstihdam Büroları"

AKP hükümeti, 1 Kasım seçimlerine savaş politikaları ve istikrar vaadiyle girdi. 1 Kasım seçimlerinden zaferle çıkan AKP, savaş politikalarına hız kesmeden devam etti. Kürt illerini Suriye kentlerine çeviren siyasi iktidar, kendini, tüm muhalefeti bastıran, hiçbir farklı sese nefes aldırmayan bir konuma taşıdı. Kürt illerinde devletin sömürgeci geleneğini devam ettiren AKP, batıda toplumsal muhalefeti etkisizleştirdikçe, işçi sınıfının tüm kazanımlarına şiddetli bir saldırı operasyon başlattı. Kıdem tazminatının hedef tahtasına alınmasından sonra, şimdi de Özel İstihdam Büroları’na "günlük işçi kiralama" yetkisi veren tasarı TBMM'ye sunuldu. Bu tasarıyla şirketlerin asgari ücret üzerinden işçi çalıştırıp, istihdam ettikleri işçileri başka patronlara bir eşya gibi kiralaması mümkün hale gelecek. Bu uygulama işçilerin tüm kazanılmış haklarına karşı yapılmış topyekûn bir saldırıdır. Sendikasız, tazminat hakkı olmaksızın, güvencesiz ve esnek çalışmayı iş hayatının kuralı haline çevirmeyi amaçlamaktadır.

Türkiye'ye Özel İstihdam Büroları Nasıl Girdi,  ÖİB’ler Ne İş Yapar?

Özel İstihdam Büroları her şeyden önce işçi simsarlığının yasal bir statüye kavuşmasıdır. Türkiye'de işçi simsarlığı yıllardır var. Lâkin bu durumun yasal bir statüye kavuşması 2003 yılına tekabül eder. 2003 yılında çıkarılan yasayla, ÖİB’nin faaliyet alanları şimdilik özel sektörle sınırlı tutulmuştur. ÖİB, patronların işçi bulmasına aracılık yapan, özel hukuka tâbi olan, kâr amacı güden ticari işletmelerdir. ÖİB’lerin faaliyet alanlarını genişleten bu yasa, her şeyden önce İŞ-KUR’un özelleştirilmesi girişimidir. İŞ-KUR'un yokluğunda doğacak boşluğu, mesleği işçi simsarlığı olan böylesi şirketlerle doldurma girişimidir. Bu uygulamayla işçi simsarlığı, patronlar için iyi gelir getiren yatırım alanına dönüşecektir. Bankaların son yıllarda yoğun şekilde bireysel emeklilik kampanyaları yapmaları ve bunu yaygınlaştırma çabaları, gelecek yıllarda SGK'nın özelleştirilmesi ve sosyal sigortaların özel şirketlere devrinin hazırlık çalışmasıdır.

ÖİB işçi sınıfının bütününü ilgilendirmektedir. İşçiyi alınıp satılan, kiralanan bir köleye dönüştürmektedir. Bu durumu dünya emperyalist-kapitalist sisteminin, her geçen gün barbarlaşmasından bağımsız olarak ele alamayız. Suriye ve Ortadoğu üzerinden kutuplaşan emperyalist paylaşım savaşı, ırkçılığı ve milliyetçiliği güçlendirmekte, bunun sonucu olarak işçi sınıfının içinde ırk ve mezhep temelli bölünmeler yaratmaktadır. Savaş politikaları derinleştikçe, işçi sınıfına yapılan saldırılar da o oranda artmaktadır. Sur, Silopi, Cizre işgal edilmiş kentlere dönüştükçe, işçi sınıfının gündelik hayatında da sosyal yıkımlar gerçekleşmektedir. Bu durumun en önemli nedeni işçi sınıfının örgütsüzlüğü ve politik bir önderlikten yoksun oluşudur. Savaşı ve sosyal yıkım politikalarını yalnızca işçi sınıfının örgütlü, militan mücadelesi püskürtebilir.

Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz!

                                                                                                              Bursa'dan İMD'li Bir İşçi

26 Ocak 2016 Salı

İş Kazası Değil Sermayenin Soykırımı!

Türkiye'de her geçen gün, istikrarlı bir şekilde iş cinayetleri artıyor. Ölümle sonuçlanan iş kazalarında yıllardır ilk sıraları kimseye bırakmayan, işçilerin kelle koltukta işe gittiği bir ülkede, bir düzende yaşıyoruz.

Sermaye sınıfı bu katliamlara ”kaza, fıtrat, kader” gibi tanımlamalar getiriyor. Ölümlerin nedeni olarak, işçilerin güvenlik kurallarına uymadığı öne sürülmektedir. Ölümle sonuçlanan “iş kazası” haberi almadığımız gün yok denecek kadar az. Soma, Ermenek, Torunlar AVM gibi toplu katliamlar olduğu zaman gündem olabilmektedir iş cinayetleri. Soma katliamından sonra Erdoğan, 19. yüzyılda Avrupa'da yaşanan katliamları örnek vererek, “madencinin fıtratında ölüm var” demişti! Ölümle sonuçlanan iş kazalarının yaşandığı sektör ve işyerlerini incelediğimizde; taşeron, esnek, güvencesiz çalışmanın yoğun yaşandığı, sendikasız ve örgütsüz işyerlerini görürüz.

1980'lerle birlikte dünyada esen neoliberal dalganın yaşandığı yıllarda taşeron ve esnek çalışma sistemi iş hayatına girmeye başladı. Bilhassa son 13 yılda taşeron, esnek çalışma, iş hayatının olmazsa olmazı haline geldi. Taşeron çalışma sisteminin en büyük etkisi, sendikalaşmayı ve örgütlenmeyi engellemesiydi.

İSİG meclisinin raporuna göre, 2015 yılında iş cinayetlerinde yaşamını yitiren işçi sayısı en az 1730. Son 13 yılda iş cinayetlerinde yaşamını yitiren işçi sayısı ise 16 bin 471.

En çok ölümün yaşandığı işkolları inşaat, tarım, madencilik, taşımacılıktır. İş cinayetleri oranları savaşta ölen insan sayısını aratmayacak düzeydedir. Patronların ve devletin bu konuda somut adım atmamasının en büyük nedeni, işçi sınıfının örgütsüzlüğüdür.

İşçi sınıfının örgütsüzlüğü ona açlık, yoksulluk ve ölüm olarak dönmektedir. Özellikle Soma katliamından sonra yaygınlaşan, işçilerin ölümleri üzerinden gelişen bir işkolu doğdu: İş güvenliği uzmanlığı.

"Her işyerinde iş güvenliği eğitimi vermek, büyük işletmelerde de iş güvenliği uzmanı çalıştırmak yaygınlaştı. Peki, bu iş güvenliği uzmanı şirketler ne iş yaparlardı? Bu şirketler çalışma bakanlığına bağlı olmayan özel ticari şirketler olarak ortaya çıktı. İşyerinde iş güvenliği eğitimi verip o işyerindeki çalışma koşullarının güvenli olup olmadığıyla ilgilenmeyen, iş kazalarının üstünü kapatan, var olan iş kazalarında “işçi hatalıydı” diye rapor kesip iş kazasının yaşandığı işyeri sahibinden maaş alan kârlı sektörden başka bir şey değildir. Misyonu iş kazalarının önüne geçmekten çok, var olan iş kazalarının su yüzüne çıkmasını engellemektir." [1]

İşçi sınıfı örgütlenip, toplumsal muhalefet sahnesine çıkmadığı sürece, açlık, yoksulluk, ölüm peşini bırakmayacaktır. Çünkü yaşadığımız düzen olan kapitalizm, emek sömürüsü üzerinden kendini var eder. Bir avuç kapitalistin refahı milyonlarca işçinin yıkımına neden oluyor.  Bugün kapitalizm o kadar vahşileşmiştir ki, işçilerin ölümlerinden dahi kendine bir pazar alanı çıkarmaktadır. İşçi sınıfı, sadece iyi ücret ve sosyal haklar için değil, kelle koltukta işe gitmemek, can güvenliği için örgütlenmek zorundadır. İşçi sınıfının meşru, militan mücadelesi dışında kurtuluşu yoktur.

İşçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır!

                                                                Bursa'dan İMD'li Bir İşçi

Notlar

Mülteci Pazarlığı ve Çürüyen Kapitalizm!

Suriye'de emperyalist savaşın tırmanmasıyla, Avrupa ve Türkiye'ye mülteci akınları başlamıştır. Mülteci akını her geçen gün çığ gibi büyüyor.  İkinci  Emperyalist Paylaşım Savaşından bu yana dünya en büyük  mülteci krizlerinden birini yaşamaktadır. AB ülkeleri bu kadar mülteciyi kendi ülkelerinde barındıramayacağını açıkladı.

Türkiye, Suriye'ye komşu olması nedeniyle en çok mülteci akını olmuş ülkedir. AB-Türkiye konferansında bu konu rezil bir pazarlığa dönüşmüştür. Türkiye'deki sığınmacıların AB'ye girişini engelleme sözüne karşılık, 3 milyar euro, AB üyeliği ve vizesiz seyahat müzakerelerini hızlandırma taahhüdü verildi. Türkiye AB'yi mülteci akınından koruyan jandarma görevini almıştır.

Mülteci krizini derinleştiren ve bu krizi yaratan kapitalist sistemdir. Bu insanlık krizinin önemli aktörlerinden olan AB'nin tutumu, mültecilere sınırları kapatmak ve onları kamplara hapsetmek olmuştur. AB-Türkiye konferansından bir gün sonra, Türkiye üzerinden Yunan adalarına gitmeye çalışan, 1300 Suriyeli mülteci gözaltına alınmıştır. Türkiye ilk günden sözünü tuttuğunu ispatlamıştır. 

Akdeniz mülteci mezarlığına dönüşmüştür. İnsan tacirliği, bir kez daha, iyi gelir getiren bir işkolu haline gelmiştir. Mülteci krizini bir fırsata dönüştüren, yine bu krize neden olan sermaye sınıfıdır. Mafyalar için, insan tacirliği iyi gelir getiren bir sektör, işçi simsarları için mülteciler ucuz işgücü, burjuva politikacılar için bütün bunlar milliyetçi dalga yaratıp işçi sınıfını bölme argümanıdır. Mülteci sorununun sebebi olan kapitalizm için, sermaye nasıl dünyanın her yerinde özgürce dolaşabiliyorsa, mülteciler de özgürce dolaşabilme hakkına sahip olmalıdır. Yabancı düşmanlığı üzerinden yaratılan ırkçı dalgaya pirim vermemek biz devrimci Marksistlerin asli görevlerindendir.

Sınırlar mültecilere açılsın!
Mültecilere eğitim, sağlık, barınma hakkı!
Mültecilere iş, sosyal güvence, sendika, örgütlenme hakkı!

                                                                                    Bursa'dan İMD'li Bir İşçi

1 Ocak 2016 Cuma

Metal Fırtınanın Dünü, Bugünü ve 5 Mayıs Şubesinin Açılışı

2015 yılının Mayıs ayında Renault'ta başlayan faşist Türk -Metal çetesine karşı yapılan eylemler, metal sektöründe fırtına etkisi yarattı. Türk-Metal birçok kalesini kaybetti. Tofaş Çelik-İş'e geçti. Birçok fabrika ORS, Mako, Coşkunöz sendikasız şekilde sürece devam etti. Hareket biraz sönümlenince patronların işçi kıyımları ve baskılarıyla Türk-Metal birçok fabrikaya geri geldi. Hareketin ilk kıvılcımının atıldığı Renault Türk-Metal'den kurulduktan sonra, Birleşik Metal-İş’e toplu şekilde geçiş yaptı. İşveren alttan alta Türk-Metal'i desteklese de Renault işçilerinin faşist Türk-Metal çetesine karşı kararlı duruşu hiç bitmedi. Sendika eğitimlerine, konvoylar halinde, flamalarıyla işçi disiplinini bozmadan, ilk günkü birlik ve beraberliği bozmadan katıldılar. Türk-Metal temsilcileri 25 Kasım tarihinde Renault'ta bölümleri dolaşmaya kalktılar. İşçilerin Türk-Metal temsilcilerine yanıtı gecikmedi. 08/16, 16/24, 24/08 vardiya çıkışında işçiler toplu şekilde Türk-Metal'i protesto etti. İşçiler adına yapılan açıklamada: "Biz Renault işçileri üzerinde herhangi bir temsili kalmamış olmasına rağmen, Türk-Metal temsilcileri bugün fabrikada temsilci edasıyla bölümleri dolaşmaya kalktılar. Aldıkları yanıt budur: "Biz Renault işçileri olarak Türk -Metal temsilcilerinin bölümlere girip yüzsüzce aramızda dolaşmalarına izin vermeyeceğiz. Türk-Metal temsilcilerinin yeri, Türk-Metal'deki ağalarının yanıdır."

Protesto boyunca "Türk-Metal dışarı, Türk-Metal gidecek dertler bitecek! Her yer Renault her yer direniş!" sloganları atıldı. Faşist Türk-Metal çetesi bir kez daha boyunun ölçüsünü almıştır. Renault işçilerinin kararlı mücadelesinin bir meyvesi olarak, 4 Aralık günü kendi şubeleri olan 5 Mayıs Renault şubesinin açılışını gerçekleştirdi. Türk-Metal'e geri dönen birçok fabrikada daha önceki yıllarda gerçekleşmeyen bir uygulama hayat buldu. İlk kez Türk-Metal yetkili olduğu işyerlerine temsilci seçimi için sandık kurdu. Yapılan seçimlerin önemli bir çoğunluğunu, sendika yönetimine muhalif direnişlere katılmış olan adaylar kazandı. Bu durum faşist Türk-Metal çetesine karşı hâlâ var olan öfkenin diri olduğunu göstermektedir.

Renault'un Özel Önemi ve 5 Mayıs Şube Seçimleri

Renault’un metal fırtınanın başlangıç yeri olması ve Türk-Metal'den kurtulan ilk fabrika olması nedeniyle metaldeki direnişinin öncü işyeri pozisyonundadır. 2017'de yapılacak MESS ile TİS görüşmeleri döneminde, Renault'un elde edebileceği zafer birçok fabrikaya ilham kaynağı olacak düzeydedir. Birleşik Metal-İş'in Renault'ta elde edeceği zafer diğer metal sektöründeki işçilerin toplu şekilde BMİS'e geçişi için mıknatıs görevi görecektir. Renault, BMİS için hayati bir sınav yeri olacaktır. Renault işçileri 5 Mayıs şubesinin, Ocak ayında yapılacak olan seçimlerine hazırlanmaktadır. 17 kişinin belirleneceği seçimlerde ilk beşe girenler şube yönetimini oluşturacak, diğerleri ise fabrikadaki temsilcilik görevlerini alacaktır. İşçilerin yeni sendikalarından beklentileri, her şeyin şeffaf olması, işçinin onayı olmadan hiçbir karar alınmaması. Yani işçilerin hiçbir bürokratik uygulamaya tahammülleri yok. BMİS'te yeni bir bürokratik kast görmek istemiyorlar. Bir diğer tartışma konusu ise, seçimlerin nerede yapılacağı? İşçiler seçimlerin fabrikada yapılmasını istiyor.

Sonuç Yerine

Metal fırtınayı başlatan Renault'ta faşist Türk-Metal'in yok denecek kadar az üyesi kalmıştır. Ezici çoğunluk BMİS'te örgütlenmiştir. Her şeye rağmen yasal olarak yetki hâlâ Türk-Metal'dedir. BOSCH'takine benzer bir geri dönüş süreci yaşanmaması için, işçi komiteleri aracılığıyla örgütlülük güçlendirilmelidir. Yasal olarak 2017 yılına dek, Türk-Metal'in imzaladığı satış sözleşmesi geçerli olsa da, yeni sözleşme için 2017 beklenilmemelidir. Fiilî meşru mücadele yolu benimsenip, satış sözleşmesini yırtan ara bir sözleşme yapma yolları aranmalıdır.

Renault merkezli metal fırtına, işçi sınıfının mücadele tarihinde sendika bürokrasisine karşı gelişmiş en etkili pratiklerden biridir. Patron ve devlet güdümlü sendikacılığa vurulmuş en ağır darbedir. Renault işçilerinin ana öznesi olarak kurulan 5 Mayıs şubesi önemli bir mevzidir. İşçilerin yönetim ve karar sürecinin tek öznesi olma talebi ileri bir adımdır. Lakin şu unutulmamalıdır: Yalnızca sendikanın tüm yönetiminin işçiler tarafından seçilmesi tek başına bürokrasinin yeşermesine engel olmaz. Bunun için sendikanın karar ve işleyişinin tüm aşamasında işçilerin ana özne olması gerekmektedir. Bunun aracı da işçi komiteleridir. İşçi komitelerinin asıl işlevi bugün sendikal harekette çarpıtılarak ele alınmaktadır. Daha önce de belirttiğimiz gibi: "İşçi komiteleri bugün Türkiye sendika hareketinde işyeri örgütlenmesi sırasında uygulanan bir yönteme indirgenmiştir. Sendikal örgütlenme sırasında bu süreci hızlandırmak ve bir sistematik içerisinde gerçekleştirmek için işyerinin tüm departmanlarında örgütlenme komiteleri kurulur. Sendikal örgütlenme süreci zafer kazanınca bu komiteler kendini işyeri temsilcisine bırakır. İşyeri temsilcisi kimi zaman işçiler tarafından seçilir, kimi zaman sendika tarafından atanır. İşyeri temsilcisinin misyonu, artık işçinin sorunlarını ve taleplerini, patron temsilcisine ve sendika yönetimine bildirmektir. İşyeri komitelerinin sürekliliğinin sağlanması işçilerin doğrudan demokrasi yoluyla sendikal yönetimde ve işleyişte söz sahibi olmasını da sağlar. Bu yolla işçiler sendikanın izleyeceği politikalarda, merkezî kampanyalarda da belirleyici özne konumunda olur. İşyeri komiteleri sendikanın karar organı haline geldiği ölçüde bürokrasinin hayat bulması engellenmiş olacaktır. Kendi temsilcilerini kendilerinin seçtiği, istedikleri zaman geri çağırabilmeleri, sendika çalışanının aldığı ücretin ortalama bir işçi maaşını geçmediği ölçüde sendikalar işçi sınıfının öz örgütü olacaktır.[1]

Asgari ücrete gelen zam oranıyla, fabrikalarda asgari ücret üstü olan işçilere gelecek zam oranının aynı düzeyde olmaması, işyerlerinde ücret karmaşası yaratma potansiyeli taşımaktadır. Bu durum ciddi bir tepki potansiyeli taşıdığı gibi yeni işe başlayan ve uzun yıllardır çalışan işçiler arasında bir bölünme yaratma potansiyeli de taşımaktadır. Bu durumda asgari ücrete gelen zam miktarı tüm işçilere aynı oranda yansıtılması talebi etrafında oluşturulacak birlik, metalde yeni bir hareketlilik döneminin önünü açma potansiyeli taşımaktadır.

Metal sektöründe birçok işyeri gözünü Renault'a dikmiştir.

Renault'ta elde edilecek kazanımlar metal fırtınayı estiren işçilere moral ve ilham kaynağı olacaktır. Metal sektöründe birçok işyeri 2017 MESS dönemine odaklanmış durumdadır. 2017 sözleşme yılını beklemeden bugün metal sektöründe işyeri komiteleri ve fabrikalar arası komiteler kurmak, metal işçilerinin mücadelesinin geleceği için en önemli silahtır.


Bursa'dan İMD'li Bir İşçi


Notlar

30 Aralık 2015 Çarşamba

Ülkede Yangın Var! Duyan Var mı?


7 Haziran seçiminde aldığı yenilgiyi hazmedemeyen ve seçimlerin sonucunu (“milletin iradesini”) kabullenemeyen AKP, ülkenin doğusunun yanı sıra batısında da gözünü kırpmadan bomba patlatarak, insanların, özellikle Kürt halkının gözünü korkutmayı başarabildi ve sözde istikrar nidalarıyla 1 Kasım’dan “zaferle” çıktı. Kazandığı her oyda Suruç, Ankara ve Kobane’deki ve daha nice yerdeki insanların kanının olduğunu unutmamak gerekiyor.

Silvan’da, Cizre’de, Sur’da, Nusaybin’de sokağa çıkma yasaklarıyla katliamlarını gerçekleştirmeye devam eden AKP; genç, yaşlı ve çocuk demeden insanları gözaltına alıyor. Bugün o coğrafyaya baktığımızda 90’lı yıllardan bir farkı olmadığını görebiliyoruz. En son Tahir Elçi’nin katledilmesi bunun en kötü örneklerinden biridir. Evleri paramparça eden, camileri yakan, şehirlerde silahlarla halkı korkutan ve onların en temel ihtiyaçlarını bile karşılayamayacak bir duruma getiren AKP, Kürt illerini tamamen kontrolü altına almak ve 7 Haziran’da uğradığı hezimetin acısını kerte kerte çıkarmanın peşinde. 

Her gün ülkenin doğusundan yangın haberleri geliyor. Batının sessiz kaldığı bir zamanda ne yapmak gerekiyor? Ülkenin doğusunu batısından ayrı görmek, bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın düşüncesiyle yaşamak daha ne kadar sürecek? Bunun için aslında cevap belli: Doğru ve sağlam bir mücadele! Her yerde ve her zaman doğuda yaşanılanları anlatmak, oradaki katliamları duyurmak, yapılan zulümleri deşifre etmek gerekiyor.

Ankara’da yaşanan patlama gösterdi ki, sadece doğu değil, sadece Kürt halkı değil, ülkenin her yeri tehlike altında. Bugün dünyanın birçok yerinde (ki bunun en büyük örneği Paris’tir) [1] patlamaların, saldırıların ardı arkası kesilmiyor. Eskiden belki de sadece devrimcilerin katledildiği bir dünya artık halkın her kesimini tehdit eder oldu. Sadece kendi emperyalist çıkarları uğruna savaş başlatanlar, insanları topraklarından edenler, sözde kendi halkını ve kendi ülkesini kurtarmanın peşinde olduğu yalanlarını bir bir sıralamaya başladı bile. Kendi ülkelerine saldırı gerçekleştiğinde herkesten fazla aslan kesilenler, yıllardır Ortadoğu’da katliam yapıyordu. Bugün hizmetkârdan efendiye dönüşen IŞİD vahşeti her gün gözümüzün önünde gerçekleşiyordu. Peki, buna ses çıkaranlar kimlerdi? Kadınların tecavüze uğradığı ve köle pazarlarında satıldığı; çocukların, gençlerin ve yaşlıların katledildiği günlerde bu ülkeler neredeydi? Kendisine dokunulduğu andan itibaren IŞİD’e karşı savaş başlatmak ne kadar inanılır ve gerçekçi? TC’nin sınırına kadar gelip, askerle karşılıklı poz veren bu canilere neden daha önce hiçbir şey yapılmadı? Madem yapılmadı neden yapanlara karşı bir cephe oluşturuldu? Bu ve bunun gibi birçok sorunun cevabını hepimiz o kadar iyi biliyoruz ki… Kendi çıkarları uğruna besledikleri bu örgüt şimdi silahlarını, onları besleyenlere de döndürdü. Görünen o ki IŞİD gibi örgütler ne ilk ne de son olacak.

Cizre’de günlerdir hatta aylardır uygulanan sokağa çıkma yasağına bir yenisi daha eklendi. İlçede görev yapan öğretmenlere orayı terk etmelerini isteyen mesaj gönderen TC devleti, ilçede yeni bir katliama başladı. [2] Bölgeden gelen en son haber bile yürekleri dağlayıcı: Polisin yaylım ateşinde üç aylık bebek Miray İnce ve onu hastaneye götürüp hayatını kurtarmaya çalışan dedesi katledildi!

Darmadağın edilmiş bir ilçede kendisinden başka hiçbir insanın barınmasına müsaade etmeyecek olan AKP; halkı, ilçeyi terk etmek zorunda bırakıyor. Eğitim, sağlık, barınma, yeme gibi en temel ihtiyaçların bile karşılanamaz hale getirilmesiyle ilçede yaşam gittikçe zorlaşıyor. Açık bir şekilde yok etme ve kimsesizleştirme politikasıyla ilçeyi yaşanmaz hale getirmeye çalışıyor. 

Diyarbakır’da, Şırnak’ta, Van’da ve daha pek çok Kürt ilinde, burjuva devletin zulmüne karşı verilen mücadelede biz hangi tarafta olmalıyız? Kürt politikasıyla, medeniyetin en eski yerleşim yerlerinden olan bu şehirleri yakıp yıkan devlet zulmüne karşı bizim tavrımız ne olacak? “Kürtler ülkeyi bölmeye çalışıyor” diyenler şu an ülkenin çoktan bölündüğü, doğunun hiçbir hükmünün kalmadığını göremiyor mu? “Ülke bölünmesin”ciler orada yaşanan katliamlara daha ne kadar sessiz kalabilecek? “Biz birlikte yaşamak istiyoruz, barış istiyoruz, hepimiz kardeşiz” diyenlere karşı daha ne kadar ellerimiz havada bekleyeceğiz?

Görünen şu ki doğuda başlayan ateş batıya da çoktan sıçradı. İstanbul’un göbeğinde evlere baskın yapıp, sözde bahanelerle devrimciler, muhalifler, Kürtler katlediliyor. Daha yeni Dilek Doğan’ı katleden polislerin görüntüleri ortaya çıktı. Bu eli silahlı caniler kendilerine sadece galoş giymesini söyleyen gencecik bir kadını katletti. Ne zaman haberleri izlesek mutlaka bir yerlerde buna benzer bir durumla karşılaşıyoruz.

Biz Marksistlerin yapması gereken susmak olmamalı. Aksine herkesten daha çok sesimiz çıkmalı, ses çıkarmayanlara tüm olanları duyurmalıyız. Sokaklarda, iş yerlerinde, tüm sosyal mecralarda hattâ parklarda bile bu katliamları teşhir etmeli, orada yaşam savaşı veren Kürt halkıyla bütünleşmeliyiz. Her sessiz kaldığımız dakikada orada insanlar öldürülüyor. Açlıkla, soğukla ve hastalıkla baş etmek zorunda kalan Kürt kardeşlerimizin çığlıklarına kulaklarımızı tıkamak artık mümkün değil! Bunlar için sadece gerçekleri görmek ve duymak istemek yeterli.

Notlar:


                                                                                                   İstanbul’dan İMD'li Bir Kadın İşçi

20 Kasım 2015 Cuma

Dicle Deli Yoldaş İçin Bir Devrimci Dayanışma Örneği


DİP'li bir yoldaşımız 10 Ekim’de, Ankara Katliamı’nda kaybettiğimiz Dicle Deli yoldaşımızın gölge resmini yapıp bize aşağıdaki notla birlikte sundu. Bu ince, duyarlı, devrimci dayanışma için kendisine teşekkür ediyoruz.


Dicle Deli’yi bir devlet katliamı sonucu kaybettik. Hem de bu topraklarda devlet terörünü ve Erdoğan’ın savaşını lanetleyeceğimiz bir mitingin ortasında, Ankara’da, bütün dünyanın gözü önünde.

Ankara’dan, Suruç’tan, Kobane’den, Gezi’den … kaybettiğimiz yoldaşlarımız oldu.

Size Dicle’nin bir resmini yaptım, gölgesi bizim mücadelemize düştü.

Dicle’yi hiç tanımadım, ama biliyoruz ki, hepimiz aynı gökyüzüne bakıyorduk.

Şimdi Dicle gökyüzünden bakıyor bize. Biz de yeryüzünde var oldukça mutluluğun resmini yapmaya devam edeceğiz

19 Kasım 2015 Perşembe

Kapitalizm ve İklim Değişikliği

1980'lerle beraber, kapitalizmin Soğuk Savaş döneminden galip çıkmasıyla birlikte neoliberal saldırılar dünya çapında hız kazandı.

Neoliberal politikaların dizginsizce hayat bulması, insanlığın önüne küresel ısınma, çevre, ekolojik çöküntü gibi felaketleri getirdi. Deniz seviyelerinin yükselişi, buzulların önemli oranda erimesi, okyanus derinliklerindeki sıcaklık artışı küresel ısınmanın en açık göstergeleridir.

Küresel iklim değişikliği dünya ölçeğinde ciddi tehditler oluşturmaktadır. Biyoçeşitliliğin hızla azalması, toprak erozyonu, toprak bozulması, ozon tabakasının delinmesi, su kaynaklarının azalması ve kirlenmesi, hava kirliliği, asit yağmurları, nükleer atıklar vb.

Özellikle son on yıldaki sıcaklık artışı, dünya tarihi boyunca kaydedilmiş en yüksek sıcaklıktır. Küresel ısınma, iklim değişikliği sorunu zaman zaman burjuvazinin gündeminde yer almaktadır. Gerek BM genel toplantılarında gerekse de liberal sivil toplum örgütlerinin düzenlediği etkinliklerde geniş kitlelerin gündeminde bu sorun yer ediliyor.

İlk olarak 1990 yılında BM genel kurulu tarafından İklim Değişikliği Çevre Sözleşmesi için hükümetler arası müzakere komitesinin oluşturulmasına karar verdi. 1992 yılında BM tarafından kabul edilmesiyle 154 ülkenin imzasıyla İklim Değişikliği Çevre Sözleşmesi imzalandı. 1997 yılında ise Kyoto protokolü imzalandı, Rusya'nın da taraf olmasıyla 2005'te yürürlüğe girdi. Bu protokolün temel amacı kapitalizmin dizginsiz şekilde çevre talanına bir sınır koyma iddiasıdır.

Burjuvazi, ekolojik krizin nedenini, kapitalizme toz kondurmadan, bireylerin bilinçsiz davranışlarına indirgiyor. Sivil toplumcu ve çevreci hareketler de, bundan farklı bir çözüm yöntemi sunmuyor. Burjuvaziden çevreyi ve doğayı koruyan, denetleyen yasalar çıkarmasını bekliyor. Oysa burjuvazi sinekten yağ çıkarırcasına, yarattığı çevre krizinden bile yeni bir "yatırım alanı" olan Karbon Ticareti ya da Karbon Borsası yaratarak çıkmaya çalışıyor. Yani krizi nasıl fırsata çevireceğinin planını yapıyor! 

Şurası su götürmez bir gerçektir ki; ekolojik sorun asla doğa ya da insanların bilinçsizliğiyle açıklanabilecek bir sorun değildir. Üretim araçlarını elinde bulunduran sermaye sınıfının sonu gelmez kâr ve rekabet hırsının sonuçlarıdır. Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet, toplumsal mülkiyete dönüşmedikçe insan da, doğa da, hayvanlar da kurtulamayacaktır.

Ekoloji sorunu salt bir çevre sorunu değildir. İklim dengesizlikleri, kapitalizmin  işleyişinden ve sınıf mücadelesinden bağımsız olarak ele alınamaz. Kapitalizm aşılmadan bu sorunda nihai çözüme kavuşulamaz.

Kapitalizm öldürür kapitalizmi öldürelim!!!


                                                                                                      Bursa’dan İMD’li Bir İşçi

İnsanca Yaşanacak Bir Asgari Ücret İçin Mücadeleye!


Milyonlarca işçinin hayatını belirleyecek asgari ücret belirleme dönemi yaklaşıyor. Seçim öncesi tüm partilerin vaatleri arasında yer alan asgari ücret zamında, en düşük vaadi veren AKP oldu. 7 Haziran seçimleri öncesi AKP, asgari ücrete zam vaadinde bulunan siyasi partilere kaynak yokluğundan dolayı zam yapılamayacağını savunmuştu. 7 Haziran yenilgisinden sonra "kaynak" bulan AKP tek başına iktidara gelmesi durumunda asgari ücreti 1300 TL yapacağı vaadinde bulundu. 1 Kasım seçimlerinden hemen sonra ise ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı Ali Babacan'dan hızlı bir manevra geldi: "Biz 1300 TL yapacağız demedik, asgari ücret komisyonuna önereceğiz dedik."

Asgari ücret emeği ile geçinen milyonlar için hayati önemdedir. Çünkü asgari ücrete gelen zam miktarı ile kendi geçimini ve ekonomik planını yapacaktır. Zam miktarı, sadece asgari ücret alan işçileri ilgilendirmemektedir. Tüm işçilerin yıllık zam miktarı asgari ücrete yapılan zam miktarı baz alınarak yapılmaktadır.

Asgari Ücreti Kim Belirliyor?
Asgari ücret zam miktarı için her yıl hükümet, asgari ücret komisyonu oluşturmaktadır. Bu komisyonun üyeleri, asgari ücret ile geçinen emekçilere tamamen yabancıdır.

Komisyonda devlet, patron ve işçi temsilcileri yer almaktadır. Devlet kanadından, Çalışma Bakanlığı'nın beş bürokratı; patron kanadından, ülkede en çok üyeye sahip patron örgütünün beş temsilcisi; işçi kanadından, ülkede en çok üyeye sahip işçi sendikasının beş temsilcisi yer almaktadır. İşçi temsilcisi olarak her yıl hükümet ve patron güdümlü sendikacılık yapan Türk-İş yer almaktadır. Her yıl benzer bir tiyatro oynanır. Hükümet patronla önceden belirlediği sefalet ücretini önerir. Patron temsilcisi yaygara koparır, “batarız, ücret ödeyemeyiz” diye. Zam miktarını hükümetin belirlediği miktarın çok altına çeker. Türk-İş bürokratları ise göstermelik muhalefet eder. Sonunda hükümetin belirlediği rakamın biraz altında bir zam gelir. Milyonlarca işçinin kaderini belirleyen bu zam miktarında, işçiler söz sahibi değildir. Onlar adına başkaları sefalet ücretlerini belirler. Türk-İş araştırmalarına göre, Ekim ayında 4 kişilik bir ailenin açlık sınırı 4473 liradır. Asgari ücretin 1300 lira olması bu sefaleti değiştirmeyecektir.

Geçtiğimiz kış mevsiminde doğalgaz ve elektriğe %9, kırmızı ete %20, mercimeğe %80, pirince ve bulgura % 80 zam yapıldı. 2015 yılı sonunda enflasyon beklentisi %9.7 olarak belirlenmektedir. Sarayın sofrasını süsleyen bardakların tanesi 1.000 lira iken, patronlar her gün zenginliğine zenginlik katarken, biz işçiler her geçen gün daha fazla yoksullaşıyoruz. En çok vergi miktarını asgari ücret ile geçimini sağlamak zorunda kalan işçiler ödemektedir. Ödediği vergilerden hiçbir doğru düzgün hizmet alamamaktadır.

Asgari ücret komisyonu işçileri aldatan danışıklı dövüş oyunudur. Hiçbir meşruluğu yoktur. Burjuva hükümetlerden insanca bir asgari ücret beklemek, büyük hayal kırıklığı dışında hiçbir şey getirmez.
İnsanca bir asgari ücret, işçi sınıfının topyekûn savaşı ile kazanılır. Asgari ücret komisyonuna girmeyen sendikalar başta olmak üzere, memur sendikaları, meslek örgütleri, emek örgütleri, asgari ücret komisyonundan bir şey beklemeden, fiili bir mücadele örmelidir. İnsanca yaşayabileceğimiz bir asgari ücret için genel grev örgütlenmelidir.

Milyonlarca işçinin kaderini belirleyecek zam miktarı, hükümet, patron ve sendika bürokratlarının insafına bırakılamaz. İnsanca bir asgari ücret talebi ile milyonlarca emekçiyi bir araya getirecek bir direnişin, işçi hareketine hayati kazanımları olacaktır.

Taleplerimiz
Asgari ücret vergi dışı bırakılsın, vergiler patronlardan kesilsin.
Asgari ücret 4 kişilik bir ailenin ihtiyaçlarına göre hesaplansın.
Asgari ücret komisyonuna, sadece ülkedeki en çok üyeye sahip sendika değil, tüm sendikalar katılsın.

İnsanca bir asgari ücret, onun için savaşan işçilerle gelecek!

                                                                                            Bursa’dan İMD’li Bir İşçi

Silvan’da, Silopi’de, Nusaybin’de Sermaye Devletinin Katliamı Var!

Şaibeli, tehditkâr seçim sonuçlarının ardından AKP “yeni Türkiye” için kaldığı yerden katliamlarına devam ediyor. Seçim öncesinde Van mitinginde Davutoğlu "Biz tek başımıza iktidara gelemezsek beyaz toroslar cirit atar” demişti. Bugün beyaz toroslar gitti, yerlerine zırhlı araçlar, cipler geldi. Silvan'da 6 kez sokağa çıkma yasağı ilan edildi,  12 gün sürdü. En az 7 sivil insan katledildi, 3’ü ağır yaralandı. Tekel, Konak ve Mescit mahalleri polis ve asker ablukasındaydı.

Tanklarla mahallelere saldırılmakta, 90'lı yıllarda olduğu gibi kahveler taranmaktadır. Temel gıda maddelerinin dağıtımı engellemektedir. Mahallere giriş çıkış yasağından dolayı cenazelerin defin işlemleri yapılamamaktadır. AKP seçim öncesi Cizre'de yaptığı uygulamayı, bugün Silopi'de, Silvan’da, Nusaybin’de yapmaktadır. Erdoğan diktatörlüğü Kürdistan'da devletin sömürgeci geleneğini en sert şekilde devam ettirmektedir. Kendi diktatörlüğünü kalıcılaştırmak için, Kürdistan'da oy alamadığı bölgelerde katliam girişimlerinde bulunarak, korku imparatorluğunu büyütmeye çalışmaktadır.

Sermaye devletinin katliamlarının önlenmesi için Silvan, Silopi ve Nusaybin halkıyla geniş, kitlesel, dayanışma eylemleri örgütlenmelidir. Sarayın savaş politikasına karşı her platformda uzlaşmaz şekilde savaşılmalıdır. Erdoğan'ın ve sermayenin savaş politikası yönetememe krizinin göstergesidir. Yönetememe krizinin, ekonomik krize dönüşmesi kaçınılmazdır.

İşçi sınıfının güncel ekonomik sorunlarını, sarayın savaş politikalarına bağlayan bir muhalefet örülmesi, halkların kardeşliğinin teminatıdır.

Halkların savaşına sınıfların barışına hayır!


                                                                                Bursa’dan İMD’li Bir İşçi

7 Kasım 2015 Cumartesi

“En Yoksul Devlet Başkanı” Türkiye'de

Dünyanın en yoksul devlet başkanı olarak bilinen eski Uruguay devlet başkanı Jose Mujica Türkiye'ye geldi. CHP'nin konuğu olarak İstanbul'a gelen eski Uruguay başkanına yoğun bir sempati duyuldu. Malum, Türkiye'deki politikacıların yaşamlarına hiç benzemeyen bir yaşamı vardı. 

Ayakkabı kutuları, 1000 odalı saraylar, yolsuzluk dosyalarına alışık olduğumuz devlet başkanı profiline hiç uymuyordu. Ana akım medyada hatta sol medyada da sürekli olarak onun mütevazı yaşamını, paraya önem vermeyen duruşu anlatıldı. Devlet başkanlığına tahsis edilen konut yerine kulübede kaldığı, makam aracı yerine bisiklet kullandığı, 12 bin dolara tekabül eden maaşının %90'nı yoksullara bağışladığı, sürekli olarak anlatıldı. 

İlk etapta bakıldığı zaman, iyi niyet göstergeleriyle dolu, örnek gösterilecek ideal devlet başkanı imajı çizmektedir. Lakin gözden kaçırmamamız gereken esas gerçek şudur: Devlet başkanının bireysel olarak lüksten kaçması, Uruguay burjuvazisinin lüksten kaçtığı anlamına gelmiyor. Maaşının yüzde 90'nı yoksullara bağışlaması, yoksulluğa sebep olan sömürücü kapitalist sınıfa bir darbe vurmuyor. Tam tersine, Uruguay devletinin sahibinin sermaye sınıfı olduğu ve dünyanın en yoksul devlet başkanının da o sınıfın temsilcisi olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Hatta bu durum sisteme öfkeli Uruguay emekçilerinin düzenle barıştırmak için kullanılacak iyi bir argüman olarak dahi kullanılabilir: "Evet biz yoksuluz, fakat devlet başkanımız bizden daha fazla yoksul, o halde devlet yoksullardan yana."

Devlet Başkanı ne kadar lüks yaşamdan kaçarsa kaçsın, iktidarda sermaye sınıfı olduğu sürece, küçük bir azınlık çoğunluğun yoksulluğu üzerinden büyüyecektir, zenginleşecektir. Tüm üretim araçları ve yönetim organları işçi sınıfının denetiminde olmadığı sürece, devlet başkanının mütevazı bir hayat sürdürmesi hiçbir şeyi değiştirmez. Sadece sınıfsal farklılıkların üstünün kapanması için bir örtü görevi görür

                                                                                                  Bursa'dan İMD'li Bir İşçi





Kapitalizm Ve Trafik Kazaları

Gün geçmiyor ki, trafik kazası haberi almayalım.

Bu, yıllardır ana akım medya haberlerinden eksik olmayan bir durumdur. “Trafik canavar”ı o kadar büyüyor ki, doğaya ve insana verdiği zarar bir savaştaki zararlardan eksik kalmıyor.
Sadece 2015 yılının ilk 6 ayında ölü sayısı 871, yaralı sayısı 134.491.

Her yıl kaza oranında, ölü ve yaralı oranlarında periyodik olarak artış olmaktadır. Yetkililer kazaları; sürücü hatası, dikkatsizlik, alkollü araç kullanma gibi nedenlere bağlamaktadır. Oysa bu sorunun ana kaynağı olan kapitalistlerin kâr hırsı hiç ele alınmıyor. Güya toplu ulaşımı özendirmek gibi söylemler ve yeni yollar yapmak dışında, alternatif kalıcı bir çözüm üretilmiyor.

Üretim araçlarının hızlı şekilde gelişmesiyle birlikte, ulaşım araçları da hızlı şekilde gelişti. Her gelişmede olduğu gibi, ulaşım araçları da, sermayenin tekelindedir. Sermayenin kâr hırsı otomotiv sanayisini geliştirdi. Otomotiv sanayinin sürekli büyümesi, duble yol yapımını beraberinde getirdi. Yol ve köprü yapımları çevre katliamlarına sebep olmaktadır. 

Otomobil kullanımının yaygınlaşması, “trafik canavarı”nı büyütmektedir. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş'ın bu konu ile ilgili yaptığı açıklama, kapitalizmin bu soruna yaklaşımının en açık göstergesidir: "Trafik sorununu çözmek mümkün değildir. Bu sorun İstanbul'da yaşamanın bedelidir. Yeni yollar yapmak zorundayız, fakat bu yollar da yeni otomobillerin yola çıkışını kışkırtacak, ayrıca nüfusun hızla artmaya devam etmesiyle aynı noktaya döneceğiz. Halkımız bu sorunla yaşamayı öğrenmelidir. "

12 Eylül faşist darbesinden sonra iktidara gelip, Türkiye'yi sermaye için dikensiz gül bahçesine çeviren Özal hükümetinin en büyük başarısı otobanlar olarak sunuldu. Bu dönemde otomobil tekellerinin ülkeye girişinin önündeki engeller kalktı. Tıpkı bugün Erdoğan'ın seçim dönemlerinde en büyük icraat olarak, yaptırdığı yolları sunması gibi. Yapılan her yol önce çevreyi, doğayı katlediyor; ardından yolları dolduran bireysel ulaşım araçları trafik katliamlarına neden oluyor. İstanbul Boğazı’nın üzeri köprülerle kapansa, tüm yeşil alanlar yol olsa, yine de trafik sorunu çözülmez. Çünkü otomotiv patronları kâra doymaz.

Trafik Sorunu Nasıl Çözülür?
Trafik sorunu kapitalist sistem içinde çözümü kolay kolay mümkün olamayacak bir sorundur. Kapitalizmin doğası gereği toplu ulaşım yerine, bireysel ulaşımı dayatılmaktadır. Türkiye'de yıllarca toplu ulaşımın ucuz ve en az kaza riski olan demir yolları komünist işi olarak tanımlanmış ve küçümsenmiştir. Demiryolu ve toplu ulaşım araçlarına yönelim olmamıştır. Kapitalizm içinde çözümü hayal gibi görülen trafik sorunu, tam anlamıyla ancak işçi sınıfının iktidarı altında çözülebilir. Trafik sorunu tamamen ulaşım araçlarının üzerindeki özel mülkiyet sorunu ile alakalıdır. Bireysel ulaşım yerine, toplu ulaşımı yaygın hale getirip, otomotiv sanayi ve kara yolu yapımına harcanan para, demir yoluna harcansa; ucuz, hızlı, kaza riski az, güvenli bir ulaşım sağlanmış olur. Ne trafik kazalarındaki ölümler ne de duble yollar için katledilen doğa olur.

                                                                                   Bursa'dan İMD'li bir işçi